16 Aralık 2007 Pazar

90 Dakikalık Diziler İçin Yayıncılar Birliği ve Kanal Temsilcileriyle Masaya Oturuldu

14 Aralık Cuma günü Plaza Otel'de yapılan toplantıya Yayıncılar birliğiyle meslek örgütü temsilcileri katıldı. Süresi 90 dakikaya ulaşan Tv dizileri yüzünden düşen kalitenin masaya yatırıldığı toplantıya şu kuruluşlar katıldı.

TOPLANTIYA KATILANLAR

TVYD BAŞKAN NURİ M.ÇOLAKOĞLU
TVYD GNL SKR DURSUN GÜLERYÜZ
KANAL D PELİN DİŞTAŞ
ATV MUTLU İNAN
SHOW TV HALUK ŞİRİN-AV.SEVAL COŞAR
STAR GÖKHAN TATARER
FOX KORAY ALTINSOY
TV8 DİDEM CAN
KANAL 7 ZEYNEP TOR-NAZİF TUNÇ(SENARİST)

MESLEK KURULUŞLARI



Sinebir: İsmail Güneş-Erdoğan Akduman- Çağan Irmak- Yüksel Aksu
Tesiyap: Birol Güven-Mine Vargı
Sinesen: Ahmet Keskin-Serkan Acar
Mesam: Hasan Saltık
Çasod ve Soder temsilcileri çağrılı oldukları halde katılmamışlardır.
Sinebir başkan yardımcısı Erdoğan Akduman toplantı sonucu şu açıklamayı yaptı:
Konu,üç temel başlık üzerinden değerlendirilmiştir.
a) İNSANİ BOYUT
Dizi filmlerde çalışanların sosyal ilişkileri normal boyutların çokaltına düşmüş ve insanca yaşama sınırlarının dışına taşmıştır.
b) YASALAR
Günlük ve haftalık çalışma saatleri yasaların ön gördüğü koşullarauymamaktadır. Fazla mesai koşullarını bile aşmaktadır
c) KALİTE
Yasalarla belirlenen çalışma saatlerinin çok dışına taşan ve insaniboyutları fazlasıyla aşan çalışma temposu sonucu her anlamda kalitedüşmektedir.
Sevgili arkadaşlar, sizlere kısaca özetlemeye çalıştığım bu üç temelbaşlıktan oluşan "dizi filmlerin sürelerinin neden kısaltılmasıgerektiği" konusunu,Yayıncılar Birliği temsilcileri dikkatle dinledi ve bizleri haklı buldu. Ancak, dizi filmlerin sürelerini kısaltmanın bugünden yarına olabilecek bir şey olmadığını anlattılar.Reklam verenlerleyapılan sözleşmelerin genelde altı ay ile bir yıllık olduğunu, bu süre içinde dizi filmlerin süresinin kısaltılmasının söz konusu olamayacağını, bu zamandan sonrası için hazırlık yapılması gerektiğiüzerinde duruldu. Detaylı çalışma için yıl başı sonrası Yayıncılar Birliği ve Tesiyap bir araya gelecek ve konu üzerinde çalışacaklar. Daha sonra Sinebir ve diğer katılımcı kuruluşlartekrar bir araya gelecek ve zaman içinde bu soruna köklü bir çözümgetirilecek. Böyle umuyor, böyle düşünüyoruz. Konunun çözümü için ne gerekiyorsa yapacağız. RTÜK İle görüşme henüz gerçekleşmedi. Başkanın İstanbul'a gelmesi bekleniyor.
Sevgi ve saygılarımla.
Erdoğan Akduman
SİNEBİRBaşkan yardımcısı

12 Aralık 2007 Çarşamba

SENARYO YAZARI PERTOS MARKARİS İSTANBUL'DA


ÜNLÜ SENARİST VE YAZAR MARKARİS İSTANBUL'DA

İstanbul Heybeliada doğumlu yazar ve senarist Petros Markaris ile New York merkezli Digital Film Academy (DFA)'nin öğrencileri bir araya geliyorlar.

NY Village Voice tarafından New York’un En İyi Film Okulu seçilen ve film yapımının tüm evreleri üzerine uygulamalı teknik eğitim veren bir film akademisi olan DFA’nin öğrencileri ile Theodoros Angelopulos’un 1936 Günleri, Büyük İskender, Leyleğin Geciken Adımı, Ulysse’in Bakışı adlı filmlerinin senaryolarını kaleme alan oyun ve polisiye roman yazarı Petros Markaris hem senaristlik ve sinema hem de Ağustos ayında Merkez Kitaplar’dan çıkan kitabı Balkan Blues üzerine söyleşecek

Tarih: 13 Aralık Perşembe
Saat: 15:00 - 16:00
Yer: Digital Film Academy
HALASKARGAZİ CAD. KİPMAN APT. NO:401 B-BLOK KAT:8
ŞİŞLİ

Düzenleyen: Merkez Kitaplar

kaynak:medyabul.com

9 Aralık 2007 Pazar

SEDAT SİMAVİ'Yİ ANIYORUZ

İlk senaryo yazarımız ve ilk dramatik film yönetmenimiz Sedat Simavi'yi 11 Kasım 1953'de kaybetmiştik. Aynı zamanda ilk Türk karikatüristlerinden olan Simavi savaş yıllarında milli mücadeleye destek veren tek mizah dergisini çıkartmıştı. Ne yazık ki ustanın filmlerinden tek bir kare bile mevcut değil. Ama karikatürleri sergileniyor.

İstanbul, Saraçhanedeki tarihi kemerin hemen yan tarafında bulunan KARİKATÜR VE MİZAH MÜZESİ'nde, 12 Aralık Çarşamba günü, saat:17'de Sedat Simavi sergisi açılacak. Sergi 31 Aralık 2007 tarihine dek açık kalacak.

BİR FİLOZOF ! Rıza Tevik - Sedat Simavi'nin çizgisiyle

İLK TÜRK SENARYO YAZARI

İLK SENARYO YAZARIMIZ : SEDAT SİMAVİ

Henüz Eisenstein ortaya çıkıp da sinema kurallarını belirlemeye başlamadan 1916 yılında Türkiye’de genç bir adam senaryo yazıp, film çekmeye niyetlenmişti…

Sedat Simavi adını şu an medyanın amiral gemisi Hürriyet Gazetesi’nin kurucusu olarak biliyoruz. Oysa geçmişte yaptıklarıyla, duruşuyla önemli izler bırakmıştır. Ne yazık ki bu izler, kendi çocukları da dahil olmak üzere büyük çoğunluk tarafından görmezden gelinmiştir.

1-Sedat Simavi, gazeteciliğinin yanı sıra öncü kuşak karikatürist ve mizahçılarındandır. Özellikle milli mücadele döneminde çıkarttığı “Güleryüz” adlı mizah dergisinin ayrı bir önemi vardır. Aynı dönemde birçok mizah dergisi çıkıyordu, örneğin Refik Halit’in “Aydede” si gibi. Ama Hepsi milli mücadele aleyhine yayın yaparken bir tek Simavi’in dergisi milli mücadeleye destek veriyordu.

2-Dünyada sinemanın emeklediği yıllarda Simavi film çekmeye sıvanmışı; ilk konulu film yönetmeni ve senaryo yazarı odur. Müdafayı Milliye Cemiyetinin desteğiyle çekilen, yarım kalmış bir “Alemdar Mustafa Paşa” filminden sonra çektiği “Pençe” ve “Casus” filmleri gösterime giren ilk konulu Türk filmleri olarak tarihe geçmiştir.

Ne yazık ki Sedat Simavi’nin talihsizliği her zaman varolmuş, ne döneminde ne de sonrasında kıymeti bilinmiştir.

“Pençe” filmi gösterime girdikten sonra Temaşa Dergisi’nde yapılan şu eleştiriye bakar mısınız :

“…. Müdafaa-i Milliye cemiyetinin ilk eres-i sanatı olan Pençe unvanlı, seyri sadece Türkleri değil, herkesi utandıran eseri intihap ederek o zamana kadar işlediği hata-i meddiyyeye bu sefer en ağır bir cürm-ü maneviyeyi de ilave ediyor. Mevzudaki budalalık ve bayağılıkla tarz-ı tertip ve icraattaki cahillik ve tabiatsızlık bu eserde elele vermiş belhat vukufsuzluğumuzun edebi bir numune ve timsali diye raks ediyor. Elhasıl gerek tavar gerek kerhen cemiyet bu Pençe namındaki sefil şeritle kendisini olduğu kadar, izzeti nefsi milliyeyi ve hatta orada temsile iştirak eden sanatkârları olduğu kadar, seyredenleri de terzil etmiştir.”

Gördünüz mü, ilk Türk filmi hakkında yazıldığına göre “ilk Türk film eleştirisi” oluyor bir yerde (Ne güzel bir ilki daha bulduk)
Üslup olarak günümüzün “bazı” eleştirmenlerini anımsatsa da biraz el insaf demek gerek.
Yıl 1917; kıyaslanacak bir örnek yok, sinemada estetik değerler henüz belirlenmemiş. Ama muhterem münekkit tozu dumana katıyor, biraz dikkat edilirse bu eleştiride esaslı bir kıskançlık seziliyor. Bu muhterem eleştirmenin adı Muhsin Ertuğrul…
Kurtuluş savaşı başladığında soluğu Almanya’da alan, döndüğünde Türk tiyatrosunun öncülüğünü yapan boş vakitlerinde de film çeken, sonra kendi filmleri eleştirildiğinde “Münekkitlerin zararları” başlıklı yazılar yazan Muhsin Ertuğrul…


Bu ilgisizlik sonucu söz konusu filmlerden tek bir kare bile mevcut değil. Koskoca basın imparatorluğunun sahibi olan mirasçıları bile bu filmleri bulmak için en ufak bir girişimde bulunmamışlar, ellerindeki büyük gücü kullanmaktan kaçınmışlardır. Sadece anılarla, belgelerle ve bu tür eleştirilerle (olumsuz bile olsa) sinemacılığı hakkında bilgi ediniyoruz.

Reddedilemez bir gerçek var ki; şu an için bilinen ilk konulu film senaryo yazarı ve yönetmenimiz Sedat Simavi’dir.
Dolayısıyla öncümüz ve ustamızdır.


1898 doğumlu Simavi 11.Kasım 1953’de ölmüştür.


Senaryo yazarları ve yönetmenler olarak onun anısına bir şeyler yapmak gerek diye düşünüyorum…

Ne dersiniz?


CASUS

Yönetmen ve Senaryo : Sedat Simavi
Görüntü Yönetmeni : Yorgo
Oyuncular : Dar-Ül Bedayi oyuncuları
Yapımevi (şirket) : Müdafaa-i Milliye Cemiyeti
Konu : 1. Dünya Savaşında geçen bir casusluk serüveni
Notlar : Bir iddiaya göre film "casus" adını taşıyan bir oyundan uyarlanmıştı. Bir başka karşı iddiaya göre ise bu adla bir oyuna rastlanmamıştı.


PENÇE
Yönetmen ve Senaryo : Sedat Simavi (Mehmet Rauf'un aynı adlı dört perdelik oyunundan)
Görüntü Yönetmeni : Yorgo
Oyuncular : Eliza Binemneciyan, Nurettin Şefkati, Raşit Rıza
Yapımevi (şirket) : Müdafaa-i Milliye Cemiyeti.
Konu : Şehvet düşkünü isterik bir kadınla ilişki kuran Pertev ve evli bir kadın uğruna yuvasını unutan, arkadaşı Vasfi'nin öyküsü.
Notlar : Seyirci önüne çıkan ilk Türk filmi. Aynı zamanda açık-saçık sahneleriyle dönemin ilk tepki alan filmi oldu.

ATAY SÖZER

VE BİR BELGE

Şeyhülmuharririn Burhan Felek, yarım kalan “Alemdar Mustafa Paşa” filminin kameramanlığını yapmış. “Geçmiş Zaman Olur Ki” kitabında bununla ilgili anısını şöyle anlatır…

ALEMDAR MUSTAFA PAŞAYI NASIL ÇEVİRDİM ?

Burhan FELEK

Sedat Simavi merhum iyi dostlarımdandı. Sevişirdik. Sedat’ın gazetecilikte geniş denecek derecede kabiliyeti vardı. Çok işe başlar, tutanı, tutmayanı örterdi. Sonunda işin bilânçosu müsbet mi olurdu, menfi mi olurdu pek bilemem. Çünkü işbirliği yaptığım şahısların ve müesselerinin mali işleriyle ilgilenmezdim.

Sedat’ın çakırdığı dergilere yazılar yazardım. Hatta abana bir de fotoğraf rehberi yazdırdı ve bastı idi. Bilmem mevcudu kalmış mıdır? Dostluğumuz Cumhuriyetten önce başlar.

Sedat eğlenceli adamdı, şakacı adamdı, zevkli adamdı. Bir ara hele “Hürriyet” i çıkartmadan az evelline kadar dostluğumuz çıplak isimle birbirimizi çağıracak ve uluorta hitab edecek kadar sıklaşmıştı.

Bu girişi neden yapıyorum?
Sedat’la olan dostluğumuzun derecesini ve nerelere kadar gittiğini anlatmak için.

Şimdi dönelim geriye. Sene 1916 sonları veya 1917 başları.
Sedat haber gönderdi, galiba adı şimdi “Cemal Nadir Sokağı” olan İran sefaretinin arkasındaki sokaklardan birinde Yenigün’ü çıkartıyordu.Ne yapıyordu, bilmiyorum.Yalnız bildiğim bir şey varsa Birinci Cihan Harbinin ortalarında idik. Gittim.
- Hoş geldin ! dedi. Önünde bir takım krokiler, resimler, yazılar, falan…
Sedat’ın ressam veya resme meraklı eli çizgiye yatkın artist bir çocuk olduğunu bilirdim.
- Film çevireceksin! dedi.
Şaşaladım, ben fotoğraf çekerdim. Fotoğrafın teorisini de bilirdim. Ama hiç film
çevirmemiştim. Yalnız o zamanlar Türkiye’nin yegane fotoğraf ve sinema makineleri ithalatçısı olan İpekçi Kardeşlerin şubesinde amatör olarak teknik müşavirlik ettiğim için bilhassa Derby adındaki elle çevrilir manivelalı film alma makinesini bilirdim. Ama bununla film çevirmek arasında çok mesafe vardı, onun için:
-Ben film çeviremem, hiç çevirmedim, dedim.
-Çevirirsin, çevirirsin, basit şeydir.
-Nedir bu film ?
Anlattı:
-Ben “Alemdar Mustafa Paşa” diye bir senaryo yazdım. Alemdar’ın Ruscuk’dan
İstanbul’a gelişi. Bütün onun sahneleri, Üçüncü Selim’in katli ve nihayet Alemdar’ın Babıali’de kendi kendini uçurması…
-Enteresan...
-Başladık filme…
-Yaa…
-Evet. Bütün askeri müzedeki efrat ve oradaki kılıklar emrimizde. Topkapı Sarayının her yerinde film çekme müsaadesini aldım…
-Kim finanse ediyor?
-Müdafaa-i Milliye cemiyeti…
-Yaa, hiç haberim yok !..
-Başrolü aktör Burhanettin Tepsi yapacak. Bazen ben, bazen o rejisörlük edeceğiz. Müzedeki askerlerden bol figüran alıyoruz. Mehteri bile veriyorlar. Sahnelerin bir kısmını çevirdik bile.
-Neden beni çağırdınız?
-Kardeşim. Filmi Kenan çeviriyordu. Kenan’ı bilirsin, geçimsiz bir çocuk, bilmem neden kızmış, bırakmış gitmiş, haber gönderdim gelmiyor. Her şey hazır. Aktör hazır, senaryo hazır, operatör yok. Seni düşündük.
-Aman Sedat, ben böyle uzun boylu senaryolu film çeviremem. Dakikada 16 devirden bir çeyrek manivela çevirmek kolay mı?
Sedat kafasına koyduğu şeyi yapan bir çocuktu.
-Çevirirsin. çevirirsin ben de yardım ederim.
Ben tereddüt halinde iken:
-Hadi cemiyete git, makineleri falan gör. Cemil beyle, Saip Servet beyle temas et, seni Aktör Burhanettin ile görüştürsünler, artistleri tanı, dedi.
*

Ondan sonra aktörlerle tanıştık. Aktön Burhanettin Bey iri yarı pehlivan kılıklı, Paris’te tahsil etmiş şöhreti büyük fakat sanat kıymeti pek yüksek olmayan bir zat idi. Ama Paris’te okumuş, buraya gelmiş. Filmin de rejisörü. Ne isterse, ne derse onu yapıyorduk. İşin kötü tarafı nasıl ben ilk defa film çekiyorsam, o da ilk defa kamera karşısında oynuyordu. İtiraf etmeliyim, Alemdar Mustafa Paşa için seçtiği kıyafeti o zaman beğenmiştim. Kurtdereli Mehmet Pehlivana benziyordu.
Filmde Şeyhülislam rolünü adını hatırlamadığım bir Ermeni oynuyordu. Hatta filmin aktörleri arasında bulunan zamanın meşhur komiklerinden Fahri “çekiliş sırasında bu Ermeni ile:
-Zo namazın şartları kaçtır? diye alay ederdi. Öteki de cevap vermekten geri kalmazdı.
*
Ben bu filmin çektiğim üç sahnesini hatırlıyorum. İşte bu üç sahnenin hikayesi :

-Revân Köşkünde ışığa karşı çekiyoruz. Ne suratlar belli, ne mimikler. Ama çekiyoruz. O zaman bizim elimizde arka lambaları veya kuvvetli elektirik ışığı veren ampuller yok. Zaten sarayda böyle şeyler yasak, içeride gün ışığı bol değil. Ama çektik filmi. Yavaş da çekemiyorum. Gösterirken otomatik makine normal hızla gösterince filmde herkes koşmaya başlar.
Huzura giren herif kimse Padişahın saçağını öpecek, sonra elpençe divan duracak, bir şeyler söyleyecek, sonra geri geri gidecek.
Herif bir kere huzura girerken ayağı bir yere takıldı sendeledi, filmi tekrarladık. Sonra geri geri çekilecek yerde ters yüzü döndü. Aman zaman demeye vakit kalmadan çıktı gitti. Napalım, film pahalı, benim vaktim yok.
-Zararı yok, filmi basarken giriş sahnesini bir de ters basarız olur, dedi. Biz yuttuk. Ama böyle bir şeyin pratikte kabil olmadığını düşününce buldum. Zaten atölyede de güldüler.
-Ayol, o senin dediğin filmi ters çevirirsen olur. Ve bütün hareketler ters olur! dediler, vazgeçtik.
*
Alemdar’ın Babıali mahzeninde gözdesiyle birlikte kendini uçurması kolay olmadı. Mahzen kılıklı bir yer bulduk, ortaya bir eski tahta fıçı koyduk. Fıçının üst kapağına bir avuç magnezyum tozu koyduk. Bildiğiniz gibi bu toz eskiden kapalı yerlerde çekilen fotoğraflarda parlak ışık vermek için yakılırdı. Hatta hâlâ mevcut flaş ampulleri magnezyum telleri ile doludur.
Uzatmayalım. Aktör Burhanettin’in eline bir piştov verdik, ben karşıya geçtim. Makineyi kurdum, silahı çekip güya barut fıçısına ateş edecek. Silahtan çıkan alev barutu patlatıp üzerindeki Alemdar’ı öldürmeye gelmiş zorbalarla birlikte mahzeni uçuracak…
Burhanettin Bey korkak adam, fıçının yanına yaklaşmıyor. O yaklaşmazsa biz magnezyumu ateşleyemiyoruz. Çünkü bir fitil yaktık, o bitecek, tam magnezyuma yaklaşırken Aktör Tepsi ateşleyecek.
Baktım olacak gibi değil.
-Burhan Bey, siz boyuna eteş edin biz de çekelim. Elbet birinden birinde magnezyum patlayacak, dedim.
Öyle yaptı ve magnezyum patladı. Ama tabanca havada iken. Ne ise. Biz birkaç kere keserek onu fıçıya yaklaştırdık. Patlamada bütün sahne bembeyaz oldu. Orada da ben on kare beyaz boydum. Sonra Alemdar enkaz altında yatıyorken bir sahne çektik. Onu da ilave ettik. Film bitti. Halbuki mahzen adamın üstüne çökmüştü. E o kadarı da olur.
*
Gelelim “Ruscuk Ayanı” sahnesine, 150 kişi kadar cephe geresi askerlerden ve bir iki aktörden mürekkep Ruscuk Ayanı önünde Alemdar Mustafa Paşa kılıcını çekti. Havayı kesip biçerek halkı Padişahı kurtarmak için İstanbul üzerine yürümeye teşivik ediyor. Ben de manivelayı çeviriyorum. Bir de baktım ki Burhan Bey ağzı kapalı,yani hiçbir şey mırıldanmadan kılıç sallayıp duruyor. Ben prizi durdurdum, o da gördü.
-Ne oldu, neye durdunuz ? dedi.
-Ağzınız kapalı Burhan Bey. Bir şey söylemiyorsunuz.
-Ne lüzumu var, film sesli mi?
-Ama birinci planda sizin ağzınızı açmadan konuştuğunuz görülüyor. Olur mu böyle şey, diyince bana hak verdi ve sahneye tekrar başladık. Ne ise iyi kötü bir sahneyi bitirdik.Tabii bütün o kalabalığı birkaç defa kameranın önünden ayrı ayrı kılıklarla geçirdik, o da bitti.
Sedat’ın bu kadar eskizi, cemiyetin bu kadar masrafı benim fisebillullah yorgunluğum neticesinde gerçekten rezalet bir şey çıkmak üzere iken harp bitti. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti dağıldı. Mallarını maliye hazinesine devrettiler.
O arada bu acayip film kim bilir ne oldu?
Şimdi iyi kötü parçalarını bulsak ne kadar enteresan bir belge teşkil ederdi, ilk Türk filmi…

Zikrimin İnce Gülü

ZİKRİMİN İNCE GÜLÜ
MÜŞAVİRİN ŞEN BÜLBÜLÜ


“Fikrimin İnce Gülü” bir TV dizisi önce “Bir Adalet Ağaoğlu uyarlaması mı acaba?” diye düşünülse de sonunda adını İsmail Hakkı Bey’in aynı isimli yürük semaisinden aldığı öğrenildi. Dizinin senaryo yazarları Rüya İşçileri, başrol oyuncusu ise “Kültür Bakanlığı müşaviri ve Belediye sanat danışmanı Kenan Işık…”
Diziyle ilgili dertler daha ilk bölümlerden başlamış, ramazana denk gelen ilk bölümlerdeki içki sahneleri sorun olmuş; işte o günlerden bir gazete haberi :

Belediye başkanını oynayan Işık, dizinin çekilen bazı bölümlerinin Ramazan için iptal edilmesini yerinde buluyor. Hatta bu konuda yapımcıyı uyararak önceden çekilmiş bölümlerin çöpe atılmasını da kendisi sağlamış. Yapımcı Fatih Aksoy'un da bu konuda hassasiyet gösterdiğini söyleyen Işık, "Belki bizim için zor oluyor, gece gündüz yetiştirmek için çalışıyoruz; ama olsun, buna değer." diyor.

İlginç değil mi, bir oyuncu; bizzat uğraşarak çekilen bölümleri çöp attırarak mahalle baskısının tipik bir örneğini veriyor.

Dizi 8.bölümden sonra yayından kalktı; pek çok dizi gibi reyting kurbanı oldu; buraya kadar tamam, şaşılacak bir şey yok. Ama Kültür Bakanlığı müşaviri ve Belediye sanat danışmanı Kenan Işık’ın şu sözlerine bakar mısınız… İşte gazetelerden o haber :

Sekizinci bölümden sonra yayından kalkan 'Fikrimin İnce Gülü' dizisinin başrol oyuncusu Kenan Işık, senaristlere verdi veriştirdi: Kimse beni aşk üçgeni içinde kalmış ve rüşvetçi bir belediye başkanı gibi gösteremez!..

'Kuzey Rüzgarı' adlı diziden ayrılan Kadir İnanır'ın ardından, 'Fikrimin İnce Gülü'nde başrol oynayan Kenan Işık da 'senarist kurbanı olduğunu' iddia etti. Işık, Aydan Şener ile oynadığı dizinin yayından kaldırılmadığını vurgulayarak, "Senaristlerin beni rüşvetçi belediye başkanı ve bir aşk üçgeni içinde yazmasını kabullenemediğim için diziyi bitirdim" dedi.

HALK DA BUNU TASVİP ETMEZ

Kenan Işık, "Dizisi yayından kalkan adam durumuna düşmek istemem çünkü ben bunu hak etmedim" diye konuştu. Senaryonun gidişatından memnun olmadığı için projeyi sürdürmek istemediğini vurgulayan Kenan Işık, 'Aşk Oyunu', 'Kurşun Yarası' gibi uzun soluklu dizilere imza atan senaryo grubu Rüya İşçileri'ne ilişkin sıkıntılarını şöyle ifade etti:

"Çok uzun süre devam edecek iyi bir hikayesi vardı ama senaryoyu yazan arkadaşlara bazı şeyleri anlatamadık. Kenan Işık'ı almışlar belediye başkanı olarak dizinin kahramanı yapmışlar, sonra da rüşvetçi belediye başkanı diye senaryo yazıyorlar. Bu olmaz! Ben kendimi rüşvetçi başkan olarak göstermek istemem! Aydan da memnun değildi. Bir kadın var; iki aşk arasında kaldığını söylüyor. Böyle şey olur mu? Bunu halk da tasvip etmez. Biz bitmesinin bu şekilde devam etmesinden daha hayırlı olacağını söyledik."

'Fikrimin İnce Gülü' dizisinin senaryo grubu 'Rüya İşçileri' adına konuşan Meriç Demiray, "Kenan Işık'ın karakterinin tüm özellikleri en başından beri belliydi" diyerek, Işık'ın iddialarına şöyle yanıt verdi: "Rol kendisine teklif edildiğinde, Kenan Işık ve Aydan Şener'e dört bölümlük senaryoyu vermiştik. İlk bölümde Işık kasabadaki çarşıyı dağıtıyordu. Karakterinin tüm özellikleri en başından beri belliydi. Konservatuar mezunu olan birinin rolüne böyle bakması çok ilginç! Ayrıca başrollerin de artık zaafları olduğu senaryolar yazılıyor. Rollerin pirüpak olduğu senaryolar, 80'lerde kaldı.

EKİPLE AYNI DİLİ KONUŞAMADIK!

Bir dizinin başarılı olabilmesi bütün ekibin anlaşabilmesi gerekir. 'Fikrimin İnce Gülü'nde bazı oyuncular ve yönetmenle aynı dili konuşamadık. Şanssızlık! Dizide büyük bir aşk anlatılıyordu, Kenan Işık'ın rolündeki asabiyet de; yıllar önce biten bu büyük aşk sonrasında inancını yitirmiş olmasından kaynaklanıyordu. Bazen diziler uyumsuzluklar yüzünden tutmaz. Dizi yayından kalktıktan sonra garip nedenler ileri sürmek çok da doğru değil..."

Eee dervişin fikri neyse zikri de oymuş...
Kültür Bakanlığı müşaviri ve Belediye sanat danışmanı Kenan Işık müdahalelere devam ediyor; bir başka söyleşisinde “Senaristler karakter profiline uymadılar” türünden laflar söylüyor.
Sayın müşavir , rüşvetçi bir başkanı oynamazmış; anladığım kadarıyla bir sonraki seçim için parlamentoya hazırlanıyor. Belki müşavirliğini yaptığı bakanlık koltuğunda hayal ediyordur kendini. E tabii hal böyle olunca da imajını çizdirmek istemiyor.
Af buyurun acaba tiyatroda Othello oynaması gerekirse ne yapacak; “Kimse beni onun bunun gazına gelip karısının ümüğünü sıkan bir Arap gibi gösteremez!” mi diyecek !

Kültür Bakanlığı müşaviri ve Belediye sanat danışmanı Kenan Işık’ın senaryo yazarları için kullandığı kelimeler rahatsız edicidir, budan daha vahimi sayın müşavirin senaristi kendi emrinde çalışan bir arzuhalci gibi görme alışkanlığıdır, pratikte olmasa bile kafasında olan budur. Şu değişen karakter profili meselesine gelince; Tv dizilerinde bu hep görülen bir durumdur. Amerikan dizileri dahil, pek çok dizinin ilk bölümündeki karakter, ilerleyen bölümlerde farklı bir hale gelebilir. Bunun nedeni de reytingdir. Karakter gerekli ilgiyi görememişse ona acilen operasyon yapıp yükselişe geçirmek gerekir.
Eğer sayın müşavirin karakterinde bir değişme olduysa bunun suçlusu biraz da kendisidir, demek rolünüzü yeterince iyi oynayamadınız ki böyle bir değişiklik düşünülmüş.

Bir senaryo yazarı olarak sayın müşavirin bu tutumunu kınıyorum, ayıplıyorum ama müşavir beye de bundan sonraki siyasi yaşamında başarılar diliyorum.

Eminim ve son kararım…

Atay SÖZER

5 Aralık 2007 Çarşamba

HAK ARAMA YOLUNDA ÖNEMLİ BİR ADIM

90 DAKİKALIK DİZİLER ÇALIŞANLARINI SONUNDA İSYAN ETTİRDİ


Amerikalı senaryo yazarlarının pek çok sorunlarını çözdükten sonra İnternet hakları gibi nedenlerden dolayı greve gitmeleri, Türk sinema-tv sektörü çalışanlarının gıpta ile bakmalarına yol açmıştı. Pek çok sorunu olan sektör çalışanlarının ilk sıralardaki dertlerinden biri de süresi 90 dakikayı bulan dizi filmlerdir.RTÜK’ün reklam sürelerine kısıtlama getirmesinden sonra daha fazla reklam kuşağı alma uğruna uzattığı diziler 90 dakikayı bulmuş durumda, bu bir sinema filmiyle eşdeğer bir zaman. Ama bir haftada yazılıp çekilmek zorunda; yazarından, yönetmeninden, set teknisyenlerine kadar herkes 18 saate kadar çalışmakta, bu durumda dizilerin kalitesinde büyük bir düşüşe neden olmaktadır.

Bu kötü gidişin farkına varan SİNEBİR (Sinema Eser Sahipleri Meslek Birliği) üyesi yönetmen ve senaristler neler yapılması konusunda toplandılar. Yeni yönetim kurulunu geçtiğimiz gün belirleyen SİNEBİR'in merkezinde yapılan toplantıya SİNESEN (Sinema Emekçileri Sendikası) temsilcileri, yapımcı temsilcileri, hukukçular da destek verdi.
Toplantıya FİLM-YÖN ve SENDER üyesi pek çok yönetmen ve senaryo yazarı katıldı. İvedi olarak yayın kuruluşları ve RTÜK temsilcileriyle bir görüşme yapıp sorunların anlatılıp çözülmesine karar verildi.
Çalışanlar “O kadar yoruluyoruz ki bir gün toplu olarak hastalanıp rapor alabiliriz; o hafta da hiçbir sevilen dizi ekrana gelmeyebilir dediler.

SENARİSTLER GREVİ TAM GAZ DEVAM EDİYOR

Amerika’daki senaristlerin grevi tam gaz yayılmaya devam ediyor…
Geçtiğimiz hafta tüm dünyanın severek izlediği “Prison Break”, senarist grevi yüzünden 3. sezonun orta yerinden izleyicisine veda etti.
Bu hafta da bir diğer dizi “Heroes”, 2. sezonun 11.bölümünü yayınlayarak hayranlarına veda etti.
Dizilerin kaldıkları yerden ne zaman devam edecekleri şimdiden merak konusu olmaya başladı. Bazı kaynaklar Mayıs ayında tekrar gösterime girebileceklerini açıklarken bazıları ise bir dahaki sezon başlangıç tarihine yani Eylül ayına kadar sarkabileceğini söylüyor.

Dünyanın en çok beğenilen dizisi “Lost”, Şubat ayında 4.sezonuyla izleyiciyle buluşmayı planlıyordu. Ama senaristlerin bu iddialı grevi “Lost”u da etkileyecek gibi görünüyor.

Amarikalı senaryo yazarlarının örgütlü olarak haklarına sahip çıkmalarına Türkiye'deki meslektaşları gıpta ile bakmakta. En tabii hakları olan telif haklarını almakta bile sorunlar yaşayan Türk senarislerin kalbi Amerikalı meslektaşlarının yanında.

Avrupa Senaryo Yazarları Federasyonunun üyesi olan SENDER (Türkiye Senaryo Yazarları Derneği) tüm dünyadaki yazar örgütleriyle birlikte hareket edip, Amerika'daki grevi desteklediklerini açıkladı.

















YASAKLASAK DA MI SAKLASAK, YASAKLAMASAK DA MI SAKLASAK

Cumhuriyet 4-12-2007 tarihli FIRAT KOZOK imzalı bir haber.
RTÜK'ten kanallara 'sihirli dizi' uyarısı

Televizyon kanallarıyla yaptığı görüşmeler sonucunda sır dizilerinin azaltılmasını sağlayan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), bu kez gündemine "sihir dizilerini" aldı. Özellikle çocuklar üzerinde etki bırakan, "cinli" , "perili" , "cadılı" diziler için televizyon yöneticileriyle toplantı yapılacak. Dizileri yayından kaldırmayan kanallara yaptırım uygulanacak.
Bir süre önce Fethullah Gülen 'e yakınlığıyla tanınan Samanyolu Televizyonu tarafından başlatılan ve hızla yayılan "sır dizileri" ne kısıtlama getiren RTÜK, sihir dizileri için de harekete geçti. Kurul, bir iyilik perisi olan Selena , olağanüstü güçlere sahip inciyi anlatan Kara İnci , Acemi Cadı, En İyi Arkadaşım Cino gibi doğaüstü güçleri konu alan dizilerle ilgili yoğun şikâyetleri incelemeye aldı. Televizyonların yöneticileriyle toplantılar yapmayı planlayan Kurul, bu tür programların kaldırılması için telkinlerde bulunacak. Ancak televizyonların duyarlılık göstermemesi durumunda cezai yaptırımlara başvurulacak. Ailelerden RTÜK'e gelen şikâyetler, söz konusu programların çocuklar üzerinde ne derece etkili olduğunu da gözler önüne seriyor. Ailelerin bazıları, dizileri izleyen çocukların "uçmaya çalıştığını" belirtirken, bazıları internet üzerinden kampanya yürütüyor.

Şu RÜTÜK her "Burnum hıyar" diyene bir avuç tuzunu alıp koşturuyor. Bir ara Binbir Gece, dizisine uyarı gelmişti, nedeni okulun birinde muzır bir genç, kız arkadaşına "150 bin" demiş. Demese uyarı gelmeyecek; iyi mi? Sihirli diziler denmesinden murad aslında fansastik diziler.

Bu dizilerin eleştirilecek yönleri yok mu? Var... Örneğin fansastik havalarından zaman zaman çıkmaları, çocuklara seslenen dizilerde genç kızların lolita gibi dolaşmaları, erotizmin yaş grubuna göre ön planda olması, çocukların uyuma saatinde gösterilmeleri falan. Ama yok, muhteremler ona değil de yapılan sihirlere takmışlar, çocukların kafasını karıştırıyormuş, seyredenler uçmaya kalkıyormuş.O zaman bu kafa her çocuğun dinleyerek büyüdüğü ninnileri, keloğlan masallarını da yasaklar, hele hele lambadan cin çıkaran Alaattin hiç ortaya çıkmasın. Sahi o masal da 1001 gece massaları içindeydi. Şimdi ister misiniz Binbir Gece'ye bir uyarı da bundan dolayı gelsin.

18 Kasım 2007 Pazar

SENARİSTİN HAKKINI SENARİSTE VER

SENARİSTİN HAKKINI SENARİSTE VER
(Sezar'ın hakkını kime verirsen ver ona karışmam)


“Arakçı” damgasını yemeyen senaryo yazarı yoktur; hele hele başarılı bir iş çıkartmışsa… Bazen esinlenme gerçekten de fazla olup başka yazarların telif haklarına tecavüze kadar gitse de; bazen de benzerlik sadece bir esinlenme veya rastlantı boyutunda olabilir. Ancak genellikle rastlanan bir durum vardır, en ufak bir sahne örtüşmesinde bile “tamam falan yerden araklamış” damgası basılıverilir hemen.

“Falan yerde de çocuk hasta oluyordu burada da; falan yerde de kadın kocasını başka bir kadınla yakalıyordu burada da” olması senaryo yazarının arakçı olması için yeterlidir! Ondan sonra istediği kadar özgün sahneler farklı gelişmeler olsun bu damgadan kurtulamaz.

Özellikle mesleğe yeni başlayan arkadaşlarımızda da görülen bir durumdur; yaptığı işi dünyanın en özgün, en muhteşem işi kabul eder; “Benim senaryom olay yaratacak” iddiasındadır. Hemen sonra, aynı temayı işleyen başka bir senaryo karşısına çıkarsa düş kırıklığına uğrar ve “eserinin araklandığını” düşünür. Bu paranoya ne yazık ki bizler de dahil olmak üzere her kesimde vardır, bir filmi (diziyi) izlerken “nereden araklandığını” düşünmeden edemezler.

Şimdi bu olaya farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum… Örneğimiz reyting sever Yaprak Dökümü dizisi… Şimdiden birkaç sezon süreceği belli…Dizi çok bildik bir roman uyarlaması; yazarı Reşat Nuri Güntekin…

Reşat Nuri, Cumhuriyet döneminin ilk yazarlarından; insanımızda okuma alışkanlığı yeni yeni gelişmeye başladığı dönemlerde yazmış. Yazdıklarını klasik öykü üslubu içinde, çok satışlı (bestseller) kategorisinde sayabiliriz.

Yaprak Dökümü Reşat Nuri’nin vasat romanlarından biridir (bana göre tabii), romanın analizi ayrı bir yazı konusudur. Ama Miskinler Tekkesi ve Yeşil Gece çok daha sağlam eserleridir (gene bana göre) . Kendi kuşağının Kerime Nadir, Güzide Sabri, Esat Mahmut, Ethem İzzet gibi yazarlarını da bu tür eserler vermiştir. Bu kategoriye batı yazınında bir örnek ararsak Barbara Cartland’ı söyleyebiliriz. Birer edebiyat başyapıtı olmasalar bile rahat okundukları, halkta okuma alışkanlığı sağladıkları için çok önemlidir.

Zaten en iyi senaryo uyarlamaları bu tür çok satışlı eserlerden yapılır, daha sanatsal, daha edebi bir yapıttan örneğin bir Oğuz Atay’dan senaryo uyarlaması yapmak çok zordur.

Konuyu fazla dağıtmadan gelelim Yaprak Dökümü dizisine; orijinal eser 130 sayfa civarında, bir minik roman veya uzun hikaye gibi. Ama dizinin bölümleri uzadıkça uzuyor üstelik tempo hiç bozulmuyor.Dizide çalışanlardan biri geçenlerde bir yere konuşmuş, demiş ki; “Eee Reşat Nuri büyük yazar, öyle bir sağlam yapı kurmuş ki onun bir cümlesinden bir bölüm çıkıyor.”İşte burada bir senaryo yazarı olarak isyan edesi geliyor insanın…

Bir kere, bir cümleden bir bölüm senaryosu çıkar elbette; ama burada marifet, o cümleyi kuranda değil, o cümleden bölüm çıkartan yazardadır.Madem marifet Reşat Nuri’de o zaman aynı dönemde gösterilen Dudaktan Kalbe neden onun kadar başarılı değil! (Reyting bakımından)Yaprak Dökümü senaristleri günlerce kafa patlatıp yeni açılımlar bularak diziyi sürdürecek ama sonra alkışı Reşat Nuri alacak; bu haksızlık değil de nedir…

Yaprak Dökümü senaryo yazarı olarak görülen Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu’nun adını anmayıp onlara arzuhalci muamelesi yapacaksın, bütün başarının mimarı olarak da Reşat Nuri’yi göstereceksin. Bu da bir şekil arakçılık sayılmaz mı; senaristin cebindekini alıp Reşat Nuri’nin cebine koyuyoruz…

Atay SÖZER

Karikatür: Semih POROY (Portreler. Karikatür Vakfı Yayınları)

16 Kasım 2007 Cuma

HAYDİ ÇOCUKLAR GREVE


GREVE "ÇOCUKLARINIZI DA GETİRİN" ÇAĞRISI


Grevin başladığı 5 Kasım tarihinden itibaren her gün kalabalık bir katılımcı kitlesiyle yürüyüşler yapan Amerika Senaryo Yazarları Birliği bu hafta boyunca genellikle Los Angeles'taki büyük yapım şirketlerine yapılacak yürüyüşler için üyelerine "Çocuklarınızı da getirin" çağrısı yaptı.

Birlik 12 Kasım Pazartesi günü grevin 8. gününe CBS Televizyon Şirketinin Televizyon Şehri olarak anılan devasa yapının önünde bir eylemle başlayacak. Gün içinde de farklı gruplar halinde Disney, Fox, Paramount, Sony Universal, Warner Bros. gibi büyük yapım şirketlerinin önünde toplanacak üyeler hak ettiklerini alabilmek için grevlerine devam edecekler.

RIDVAN AKAR'DAN YANIT VAR

Antalya Festivali'nde yaşanan dayak skandalından sonra olaya adı karıştırılan gazeteci Rıdvan Akar, konuyla bilgili bir basın açıklaması yaptı:

Kamuoyunun bilgisine:

21 Ekim Günü saat 21.25’de TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil’in Festival Basın Danışmanı Nimet Demir’e yaptığı saldırının ardından üç hafta geçti. Bu üç hafta içinde TÜRSAK kaynaklı bir lobi faaliyetine maruz bırakıldık. Adımın da konu edildiği bu lobi faaliyeti nedeniyle sizleri yorma pahasına aşağıdaki açıklama zorunlu hale geldi.
Bu zaman dilimi içinde Nimet Demir sadece Festival’in son günü yaşadığı saldırıyı sadece bir tek gün içinde ve zaten bilgiyle gelen iki gazeteciye anlattı. Buna karşılık TÜRSAK Başkanı ve yetkili isimler şunları yaptı:

1. Engin Yiğitgil, Nimet Demir’in açıklamalarından önce, kendisiyle röportaj yapan gazeteciye “Nimet Demir bana saldırdı” dedi. (Dikkatinizi çekerim: “saldırı yapan” kişi tek başına Yiğitgil ve arkadaşlarının yanına gidiyor. 1.55 boyunda, 47 kilo ve 50 yaşında bir kadından söz ediyoruz.)


2. Ertesinde, Demir’e ve gazetecilere dava açıp, kazanırsa alacağı tazminatı “Hayvanları Koruma Derneği’ne vereceğim!” dedi.


3. TÜRSAK adına “böyle bir olay olmamıştır”, “saldırı iddiasının Antalya Belediyesi ve Altın Portakal’a karşı (!) yapılmış olduğu” açıklaması basına yollandı. TÜRSAK Yönetim Kurulu adına yapılan açıklamada, TÜRSAK’ın geleneğinde (!) kadına şiddet yoktur” ve “mahkemede bile Yiğitgil’in elini tutacağız” minvalinde bir açıklama daha yapıldı.



4. Yiğitgil ve TÜRSAK Yöneticisi üç kişi Festival sponsoru kanalda iki farklı programa katıldı. “Böyle bir şey olmadı, o saldırdı” dediler, “komplo”dan söz ettiler, “savaş”tan söz ettiler, (Bu arada Festival Sponsoru’nun cevap hakkı konusundaki özensizliği ayrı bir hukuk ve etik tartışma konusudur)


5. Ve bununla da yetinilmeyerek TÜRSAK Genel Müdürü ve Senarist Sevinç Baloğlu bu defa konu ile ilgili haber yapan ve ilgilenen kamuoyuna bir mektup yolladı ve gazetecileri dolaşmaya başladı. Nimet Demir, festival süresince olduğu gibi, bu süre içinde de hep sustu.


Baloğlu mektubunda, “Nimet hanımın bizlerin de yakından tanıdığı Mehmet Ali Birand’ın oğlunun şirketinin ortağı ve genel müdürü olması, ya da saygın gazeteciliğini bildiğimiz Rıdvan Akar’ın eşinin ablası olması, kendisine bu kadar haksız suçlamaya taraftar bulabilmesi ayrıcalığını vermemeli” diye yazdı. Dolayısıyla da bu cevap gerekli hale geldi.
Öncelikle ne ben ne de Mehmet Ali Birand hiçbir biçimde hiç bir gazeteciyi bu konuyla ilgili haber yapması için aramadık, aramayız. Bir rica ve telkinde bulunmadık, bulunmayız. Baloğlu’nu, ispat etmeye davet ediyorum. Altın Portakal Film Festivali Başkanı’nın yine Festival Basın danışmanı bir hanıma yaptığı menfur saldırı dünyanın neresinde olursa olsun haberdir. Bu haberi “atlayan” kişinin gazeteciliğinden şüphe edilir.


Gelelim Senarist Baloğlu’nun iddialarına:
Öncelikle böyle bir saldırı olmuştur. Baloğlu’nun senaryosundaki “sen nasıl…..erkeksen teke tek konuşalım v. s.” gibi repliklerini ve daha bir çok mantık dışı teknik kurguyu ifşa etmeye değer bulmuyorum. En yetkili isimler ve olay sırasında orada bulunanlar bu saldırının tanığıdır. Senarist Baloğlu karpuz satıcılarına özgü “kan çıkmazsa” mantığı ile hareket edebilir. Ancak kadına yönelik şiddet şöyle tanımlanmaktadır:
“Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi’ne göre "ister kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma" (1. madde) halidir.Kadınlara Yönelik Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi'ne göre ise "bir kadına sırf kadın olduğu için yöneltilen ya da oransız bir şekilde kadınları etkileyen" şiddettir. Aşağıdaki sorular kendilerine de gönderildiği halde “böyle bir olay olmamıştır” diyen TÜRSAK yetkilileri tarafından yanıtlanmamıştır.

1. Bildirgenin de öngördüğü gibi Bay Yiğitgil, Nimet Demir’i göstererek güvenlik görevlilerine “Ben festival başkanıyım götürün bu karıyı buradan” emri vermiş midir?2. Bay Yiğitgil Nimet Demir’e herkesin duyacağı şekilde sonraları sesinin kısılmasına neden olacak kadar bağırarak, “Seni sinkaf edeyim, senin yanında çalışan kızları da sinkaf edeyim, aileni ve sülaleni sinkaf edeyim, or..pu ve benzeri küfürler savurmuş mudur?3. 29 Ekim tarihli Milliyet Gazetesi’nde Festival’in en yetkili isimlerinden birinin tanıklığını beyan ettiği üzere Nimet Demir’e fiziki saldırıda bulunmuş ve tekme ve tokat girişimi çevredekiler tarafından önlenmiş midir?
Bu aşamadan itibaren doğrudan benim birinci dereceden tanık olduğum görüşmede Bay Yiğitgil, 24 Ekim günü saat 12.30’da Antalya Sheraton Oteli Lobisi’nde Nimet Demir’den özür dilemiştir. Nimet Demir’in avukatının da ikinci tanık olarak katıldığı görüşmede Yiğitgil, “siz beni affedebilirsiniz ama ben kendimi hiç affetmeyeceğim” demiş ve aynı gün odasına çiçek göndermiştir. Nimet Demir’in olayın gelişimi hakkında anlattıkları ve Bay Yiğitgil’e “nasıl yaptınız? Hadi beni, kendinizi ve Altın Portakal’ı düşünemediniz, kızınızı da mı düşünmediniz” sorusu karşısında, benim önümde niçin “genetik tansiyon hastalığım nedeniyle böyle şeyler oluyor, size yaptığımı hatırlamıyorum” demiştir. Böyle bir olay olmamışsa Yiğitgil neden kendisini hiç affetmeyecektir? Böyle bir olay olmamışsa Yiğitgil, ben ve başka tanıkların önünde niçin böyle bir senaryo uydurmuştur? Ayrıca Baloğlu, senaryosunda kendini anlattığı bölümlerin dışında kalan bölümlerinde, özellikle de bir kadın tarafından çok daha fazla dikkat, ilgi ve kadın lehine şüpheciliği haketmesi gereken böyle bir konuda, erkeğe karşı aşırı korumacı, kadına karşı aşırı duyarsız olduğunun farkında değil midir? Yiğitgil’in özür dilemeye gelmesi öncesi beni arayıp “Yaşananlardan pişmanım, Nimet Hanımla konuşmamı sağlar mısınız” ricasından niçin haberi yok veya bunu niçin şiddete uğramış kadının lehine bir an bile hesaba katmıyor? Niçin bir kadın olarak bir kez bile, iddia sahibi kadına bir tek soru bile sormuyor? Niçin kendi senaryosunda bile “her an’ı” izlemiş olması teknik olarak mümkün görünmeyen an’ları bir tek kez bile sorgulamıyor, duyan gören bütün erkeklerin aksine kadınla hiçbir iletişim kurmuyor? Şimdi Bay Yiğitgil’e gösterdiği gözyaşartıcı anaçlığın bir dakikasını, eleştirmek veya yardımcı olmak için bile hemcinsi bir kadına göstermiyor, hiç düşündü mü?

Nimet Demir bu görüşmede Yiğitgil’i sadece bu olaydan çok üzüntü duyduğunu tahmin ettiği eşi ve kızı için affedebileceğini ancak bu özrü samimi bulmadığını belirterek, “lütfen benim kalbimi ve güvenimi kazanın” demiş olmasına ve Yiğitgil de “emin olun, kendimi affettireceğim” demesine karşın, “karakolda doğru söyler, mahkemede şaşar” misali karşısına çıkan ve bu saldırı ile ilgili soru soran ilk meslektaşıma “hayır o bana saldırdı” demek gafletinde bulunmuş ve Demir’in de –saldırı anında olamasa da- hiç olmazsa medya ortamında kendisini savunması gerekli hale gelmiştir.
Senarist Sevinç Baloğlu’nun “köpekleri seven, centilmen” senaryosuna karşılık Gazeteci Ayşe Karasu’nun Hürriyet Gazetesi’nin 4 Kasım tarihli Hürriyet Gazetesi’nde çıkan Kadın dayakçısının işyeri tacizcisi olarak portresi başlıklı yazısını okunmasını önerim. Bakın Karasu o yazıda Yiğitgil’i nasıl tarif ediyor:
“Ben Engin Yiğitgil’i tanımam ama, İstanbul’daki iş ortamında ona yakın tanık ve kurbanlardan dinlediklerim, Antalya’daki Nimet Demir’in anlattıklarıyla birebir örtüşüyor. Dayak kısmı hariç. Ama küfür, hakaret, aşağılama gırla.
Sabah toplantısında kadınlara "Hayvan herifler, yine tuvalet kağıdını bitirmişsiniz" diye bağırmalar, öfke nöbeti geçirip elinde ne varsa etrafa savurmalar. Yemeğini getirene, "Nereden biliyorsun aç olduğumu" diye çıkışmalar, getirmeyene "Aç olduğumu bilmiyor musun" diye çemkirmeler, sürekli "Burada patron benim" diye büyüklenmeler. İş ortamındakilerin çoğu kadın, dolayısıyla küfür ve hakaretleri işitenler de onlar. Üçüncü şahıs kadınlardan da "o" ile başlayıp "u" ile biten sıfatla bahsediyor Engin Bey. Ama hakkını yemeyelim, ofiste kimseye el kaldırmamış. “
Karasu yazının devamında Yiğitgil’in bu davranışlarından mağdur olan bir eski TÜRSAK çalışanının tanıklığını da aktarmış. Bu mağdur şöyle diyor:
"Sürekli herkesin içinde bağırıyor, küçük düşürüyor, aşağılıyor, duygu dünyamı alt üst ediyordu. Her gün eve ağlayarak gidiyordum. Daha yeniyim, beceremiyorum diye kendime kızıyor, adam haklı diye kendimi azarlıyor ve hızlanmak için gayret sarf ediyordum. Konuşma ve davranış üslubunun bende bıraktığı yaraları anlatacak kelimelerim yok. Ben tüm yüreğimle o kadına (Nimet Demir) inanıyorum, ben sessiz kaldım, o kalmasın istiyorum. O şiddete tanık olup hiçbir şey yapmadığım için özür diliyorum kendisinden."
Yani saldırının “münferit” bir olay ve “sıradan” bir tartışma olmadığı anlaşılıyor. Yiğitgil’in şiddet girişiminden azade olmak için TÜRSAK’da yönetici sıfatı kazanmak ya da saldırı girişim(ler)ini örtecek tıynette mi olmak gerekir?

Köpek sevmek iyi bir şeydir. Ancak insanları da sevmek ve kadınlara da saygılı olmak gerekir. Hitlerin de köpeği vardı ve adı “Blondi” idi. Yani köpek sevmek Hitler’i melek yapmadı. Bu olayda kriter yukarıda anılan “kadına yönelik şiddet” tanımıdır. Nimet Demir bu olay sonunda “veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayanan bir eylem” yaşamıştır. Anlaşılan o ki başkaları da yaşamıştır. Ancak Senarist Baloğlu Bay Yiğitgil’in ailesindeki kadınlarla kurduğu empatiyi Nimet Demir için göstermemektedir. Kaldı ki “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Araştırması” (Altınay-Arat s. 83) kadına şiddet uygulayan erkeklerin yüzde 17.9’unun üniversite mezunu olduğunu ortaya koymaktadır. Yani kadına yönelik şiddetle “klasik müzik severliğin, kültür adamı” olmanın alakası yoktur.

Kişinin saygın olması için öncelikle okuduğu okul, unvan, kariyer, para, kültürel birikimden önce haksızlık ve şiddet karşısında vicdani ve etik bir tavır sergilemesi gerekir. Saldırı olayı doğrudur. Benim tanıklığımda da ve bizzat Yiğitgil’in dilediği özürde de kabul edilmiştir. Olayı duyup Antalya’ya ulaştığımda Nimet Demir’in olmadığı ama başka tanıkların da olduğu bir ortamda da Bay Yiğitgil sorularım karşısında olayı doğrulamıştır. Bütün bunlar yargı sürecinde de Bay Yiğitgil’in ve Sevinç Baloğlu’nun gerçeği gizleme ve saptırma çabalarının karşısına çıkacaktır.
Hiç kimse TÜRSAK’ın film festivalindeki başarısını, maddi çıkarlarını, bugüne kadarki kaliteli çalışmalarını sorgulamamaktadır. Saldırının perdelenmesi adına ortaya atılan komplo iddiaları ve çalıştığım şirketin geleceğe dönük çıkar beklentisini vurgulayan imalara karşı açıkça şunu vurgulamak isterim: Çalışanı olduğum şirket kesinlikle bir daha TÜRSAK’ın faaliyet gösterdiği sinema ve benzeri herhangi bir sektörde hiçbir iş ve proje önerisini kabul etmeyecek ve bu alanda hiçbir girişimde bulunmayacaktır.
Son olarak hukuki bir aşamaya gelmiş bir olayın hala lobiciliğini yaparak inkarcı bir tavır sergilemek kabul edilemez. Zira şiddeti yaratan kişiyi koruyanlar da kamu vicdanında “suç ortağı”olarak görülür. Ortada sadece bir kişi tarafından bir kadına yapılan fiziki ve sözlü şiddet vardır ve sadece bu davranışa karşı çıkılmaktadır. Senarist Baloğlu’nun kamoyuna yolladığı “senaryosundaki” çok önemli eksik unsur da budur.
Senarist Baloğlu’nun yazdıklarından sonra tanıklığımın kayıtlara geçmesi için bu açıklama zorunlu olmuştur.


Saygılarımla

Rıdvan Akar

ALTIN PORTAKAL, DAYAK, YÜKSEK TANSİYON, PROTESTOLAR VS VS VS

ENGİN YİĞİTGİL'E PROTESTOLAR SÜRÜYOR


Antalya Festivali sırasında yaşanan dayak rezaletinden sonra Engin Yiğitgil'e protestolar devam ediyor.


Antalya Altın Portakal Film Festivali Başkanı Engin Yiğitgil’in, çok sayıda kişinin önünde, festivalin basın danışmanı Nimet Demir’e tekme ve yumruklarla saldırdığı iddiasıyla ilgili savcılık soruşturması başlatılırken, Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA-DER) üyeleri açıklama yaparak Engin Yiğitgil’i istifaya çağırdılar.
Aralarında öğretim üyesi Fatmagül Berktay, Ahmet İnsel, Milletvekili Baskın Oran, yazar İpek Çalışlar, Selma Acuner, Memet Ali Alabora, Yıldız Önen, Zeynep Tanbay’ın bulunduğu farklı kesimlerden birçok kişi, Engin Yiğitgil’i protesto bildirisi yayımladı.
"Sinemaya şiddet bulaştıran TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil’i protesto ediyoruz. "Şiddetin üzerini örtmeyelim, örttürmeyelim" denilen bildiride, "Altın Portakal İletişim Danışmanı Nimet Demir’in, TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil’in sözlü ve fiziki şiddetine uğramasına seyirci kalmayacağız. Altın Portakal Film Festivali’nin ve TÜRSAK’ın kadına yönelik şiddetle birlikte anılmaması, şiddetin her yerden silinmesi için Nimet Demir’e yönelik saldırıyı kınıyor, Engin Yiğitgil’i istifaya çağırıyoruz" denildi.

SİYAD DA OLAYI KINADI

44. Altın Portakal Film Festivali sırasında, festivalin ve TÜRSAK Vakfı'nın başkanı Engin Yiğitgil'in festivalin iletişim işlerini yürüten şirketin genel müdürü Nimet Demir'i dövme girişiminde bulunduğu iddiaları, festivalin son günü basının gündemine oturmuştu. TÜRSAK Vakfı, olayı olaya taraf olan Engin Yiğitgil'in görüşlerine yer vermeden, Milliyet gazetesinde haber yapan Alin Taşçıyan'a dava açmaya hazırlanırken, Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), dernek üyesi Taşçıyan'a sahip çıkan ve TÜRSAK Vakfı'nın diyalog kapılarını kapamakla eleştiren bir açıklama yayınladı. SİYAD Yönetim Kurulu imzasıyla yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi :

"Bildiğiniz gibi derneğimiz üyesi Alin Taşçıyan, Antalya Altın Portakal Film Festivali ertesinde, gazetesi Milliyet'te festival sırasında yaşanan tatsız olay hakkında bir haber yapmıştı. Uzun yıllardır mesleğini ilkelerinden ödün vermeden icra eden ve saygınlığı tartışılmayan Taşçıyan, gazeteci olmanın sıkıntılarından birini de bu vesileyle yaşıyor. Festivalin danışmanları arasında aktif bir görev de üstlenen meslektaşımız, yaptığı haber nedeniyle TÜRSAK tarafından mahkemeye veriliyor. Yazma eyleminin büyük 'riskler' taşıdığını hepimiz gayet iyi biliyoruz ve Taşçıyan'ı YAPTIĞI HABERİN HİÇBİR ŞEKİLDE TARAFI OLMADAN destekliyoruz. Bunu yaparken TÜRSAK'ı da diyalog kapılarını kilitleyip doğrudan yargı yoluna gitmesi (ya da bunu ilan etmesi) nedeniyle kınıyoruz."


BİR PROTESTO DA UÇAN SÜPÜRGE'DEN

Sinemanın diliyle kadınların sözlerini, deneyimlerini aktarmaya çalışan, kadının sinemada da var olduğunu ve bu kendini var etme mücadelesini, bu çabanın sonucunda ortaya çıkan ürünlerini seyirciyle buluşturmayı amaç edinen; bunu yaparken toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine düşünmeye, tartışmaya yönlendiren Türkiye’nin iki kadın filmleri festivali olarak bizler, Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali ile Filmmor Kadın Filmleri Festivali, Antalya Büyükşehir Belediyesi İletişim Danışmanı Nimet Demir’in Altın Portakal Film Festivali’nde TÜRSAK ve Festivalin başkanlığını yürüten Engin Yiğitgil tarafından şiddete maruz bırakılmasını protesto ediyoruz.

Festivallerin binbir emek ve çabayla gerçekleştirildiği ülkemizde bir kadının uğradığı sözlü ve fiili hakaret ve şiddet uluslararası düzeyde ülkeyi ve kültür sanatı temsil eden köklü bir organizasyona hiç yakışmamakla ve hangi koşullarda yapılırsa yapılsın hiçbir özrü olmamakla birlikte, tema olarak “kadına yönelik şiddeti” seçen bir festivalin içinde gerçekleşmiş olması utandırıcıdır; şiddet uygulayanlar utanmalıdır!
Festivallerin şiddete karşı mücadelede de sözünü söyleyen etkin araçlar olması gerekir. Festivalleri gerçekleştirenler de toplumsal cinsiyet duyarlığına sahip, her türlü ayrımcılık ve şiddetten uzak kişi ve kurumlar olmalıdır.
Altın Portakal gibi önemli bir organizasyonu bir kez de uyguladığı şiddetle gündeme getiren Engin Yiğitgil’i istifaya çağırıyoruz.

OLAYLA İLGİLİ, RAHŞAN GÜLŞAN VE ALİN TAŞCIYAN'IN YAZILARI


RAHŞAN GÜLŞAN'IN YAZISI

'Altın Portakal'da basın ilişkilerini yürüten şirketin genel müdürü Nimet Demir'den skandal yaratacak iddia: Engin Yiğitgil naralar atarak, yumruk ve tekmeler savurarak üstüme geldi! Adli Tıp'tan raporum var, yasal süreci başlatacağım!..
Altın Portakal'da film gösterimleri devam ederken, dışarıda dedikodular başlamıştı: Engin Yiğitgil, Nimet Demir'e tekme tokat saldırmış! Odasından çıkmayan Nimet Hanım, her şeyi uzun uzun anlattı...
* Altın Portakal'ın basın danışmanlığını üstlenme teklifini kimden almıştınız? Bu işe Antalya Belediye Başkanı'nın ısrarıyla girdik. Ancak TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil, çok engelleyici davrandı. Biz onun geçen yılki sorunları yüzünden vardık. Bir yandan şikayetçiydi gazetecilerden, bir yandan da hiçbir işi kimseye bırakmak istemiyordu. Bazı gazetecileri almak istemiyordu; akreditasyon vermiyordu, akreditasyon vereceği gazetecileri kendi belirlemek istiyordu. "Engel olun, istemediğimiz insanlar gelmesin" diyordu. Bu tartışmalar bile, bu işin ne kadar zor olacağının göstergesiydi. Ama Antalya Belediye Başkanı ve Antalya Kültür ve Sanat Vakfı (AKSAV) Başkanı, bizim bu işin içinde olmamız için ısrar etti. Ben bu işin sağlıklı olmayacağını gördüm, geri çekilmek istedim. Ve öngördüğüm sorunlar gerçekleşti!



KABUL ETMEMİŞ...
* Yaşadığınız tatsız olayın sebebini anlatır mısınız? '32. Gün' ekibinde de çalışan editörümüzün İstanbul'a gitmesi gerekiyordu. Ben de ekibime, "Engin Bey'e söyleyin bileti aldırsın" dedim. Bir süre sonra "Bilet alınmasına Engin Bey izin vermiyormuş" diye haber geldi. Başka bir yerden kendimiz ayarlayalım dedim ama ayarlayamadık. Trafik çok yoğundu çünkü. Organizasyonun da bir kontenjanı var. O gün de Sophie Marceau gelecekti, adamcağız çok yoğun diye telefonda, "Engin Bey, rahatsız ediyorum, müsait misiniz?" dedim. "Hmm" dedi. "Engin Bey size bu telefonu yapmak zorunda kaldığım için özür dilerim, editörümüzün İstanbul'a gitmesi gerekiyor, bilet bulamıyoruz. Elemanlarınız 'Engin Bey kabul etmiyor' diye bir bilgi vermiş. Ama konuyu çözmek istiyorum" dedim.
* Size ne cevap verdi? Cevabı "Erol (AKSAV Yönetim Kurulu Üyesi Erol İşbilir) diye bir adam var ya, o yapmıştır" şeklinde oldu. Teşekkür ettim, telefonu kapatırken "Ayrıca ben festival başkanıyım bana hesap soramazsınız" dedi. "Engin Bey, bu telefonu yapmak zorunda kaldığım için özür dilerim" dedim. O söyleniyordu. "Şu anda Sophie ile tokalaşıyorum" dediğini duydum, telefonu kapattık. Bu kadar kabalığı neden alttan almak zorundayım diye çok üzüldüm. Sonra yardımcım aradı. Lütfen hakkımda çok kırılgan olduğumu düşünmeyin.

'BEN BORU MUYUM?'
* Anlattıklarınız gayet insani şeyler, sizinle ilgili bir önyargım yok... Yardımcım Levent'in sesi ağlamaklıydı. Engin Bey, 'O Nimet Hanım'a söyle, bir daha bana telefon etmesin. Ben festival başkanıyım; benimle konuşmasın' demiş. Levent de "Engin Bey, ben diyaloğunuzdan habersizim, sizin söylemeniz daha doğru olur" deyince; Engin Bey lobide "Ben ne konuşacağım o Türkçe bilmeyen, telefonda konuşmaktan aciz bir kadın" diye sesini yükseltmiş. Levent, beni korumaya çalışınca da "O uzmansa, ben boru muyum? Festival başkanıyım!" diye bağırmış. Kızı yanındaymış. Koluna girip oradan uzaklaştırmış. Meltem de Levent'i sakinleştirmiş.
* Meltem dediğiniz? TÜRSAK'ın İletişim Koordinatörü Meltem İnan... Lobide bir sürü insan oturuyormuş. Bunun üzerine çok sinirlendim. Bir yetişkinin, bir papyonlunun, bir kravatlının bunu yapmasını aklım almıyor. Ne kadar düşüncesizlik, ne kadar akıl almaz bir kabalık. TÜRSAK Genel Müdürü Sevinç Hanım'ı aradım, duygularımı anlattım ve 'Sevinçciğim lütfen ara, Engin Bey ile karşılaşmaya korkuyorum. O kadar kaba bir adam ki; skandal kopacak diye korkuyorum' dedim. Sevinç de gülerek tam olarak şöyle dedi: "Biz skandallara alıştık!"

ÇIĞLIKLAR ATIYORDU
* Peki sonra ne oldu? Antalya Kültür Merkezi'ne gittim. Engin Bey ile konuşmak istedim ama kontrolsüz değildim. Film gösterimi vardı, kapılar kapandı ve üst fuayede kimse kalmadı. Beni gördü, bana doğru gelirken ayağa kalktım ve "Konuşmamız gerekiyor Engin Bey" dedim. "Ben senle ne konuşacağım" dedi. Ben sağıma soluma bakıp, "Engin Bey lütfen Erol Bey'in odasına gidip konuşalım. Ben çok üzgün ve kızgınım" dedim. "Sen kimsin, ben seni tanımıyorum" dedi, sesini yükselterek. Ben olduğum yerde durup "Engin Bey, böyle olmaz mutlaka konuşalım" dedim. O "Alın şu karıyı başımdan" diye korumalara doğru bağırdı. Ben de "Engin Bey, kabalaşmayın. Ben size benden özür dileme şansı vermek için geldim" dedim. O ise çığlıklar atmaya başladı. "Şu karıyı alın buradan, festival başkanıyım ben" diyordu.

Ben festival başkanıyım!

* Peki bunlar yaşanırken hiç kimse gelmedi mi yanınıza? Güvenlik görevlileri geldi, sarıldılar bana. "Sakın bana kimse dokunmasın!" deyince bıraktılar. "Ben festival başkanıyım, benim dediğimi yapacaksınız, alın götürün bu karıyı" diye bağırıyordu. "Başkan olabilirsiniz ama burası babanızın malı değil" diye bağırdım. Bir an ayaklarım yerden kesildi. Beni aşağıya indirdi güvenlik. Ben sürüklenirken bir sürü kadın geldi yanıma. (Ağlıyor...) Hiç hakaret etmedim, kendimi yere atmadım, ağlamadım. Sadece "Engin Bey! Bu kabalığı aştı, terbiyesizlik oldu!" diye bağırdım. Ofislerden birine oturttular beni. Erol Bey'le karşılaştık. "Neyiniz var?" diye sorarken birdenbire kapı açıldı. Naralar atarak, yumruk ve tekme savurarak bana doğru geldi. Bir adım geri attım ama duvardı.
KÜFÜRLER SAVURUYORDU
* Erol Bey olaya karışmadı mı? Erol Bey arkadan Engin Bey'e sarıldı ama tutamadı. Bana tekmeleri ile ulaşmaya çalıştı. Ayakları yerden kesiliyordu ve bir sürü küfür savuruyordu. Beni ve kızlarımı hedef alan çok çirkin küfürler... Herkes duydu. Başkan Türel'in iki adamı geldi ve biz orayı terk ettik. Sonra Türel beni aradı, olayı büyütmemeyi seçtim. Çünkü bu olay festivalin önüne geçebilirdi. Ekibimi "Mehmet Ali Birand'a, Rıdvan Akar'a söylemeyin" diye uyardım çünkü Birand, şirketimizin sahibi Umur Bey'in babası. Rıdvan da kardeşimin kocası ve evimizin tek erkeği. İşler büyüsün istemedim.
* AKSAV Yönetim Kurulu Üyesi Erol Bey tüm bunlara şahit değil mi? Evet... Erol Bey "Kadına nasıl böyle şiddet olur?" diye üzülüyordu. Olay sırasında Engin Bey, histeri krizi geçirmiş. Gömleğini filan yırtmış. Sonra Umur Birand geldi ve "Toplanıp gidelim, biz para için buna katlanamayız" dedi. Onu durdurdum...

Engin Yiğitgil'in benden hoşlanmadığını düşünüyordum. Ben de ondan hoşlanmadım! Festival için yaptığımız son bir-iki toplantıda, iş ilişkimizi sürdürebilir hale getirdiğimi düşünmüştüm. Antalya'ya geldiğimizden beri yüz yüze gelmedik. Ama ekibime engeller çıkarılıyordu. Ya hiç bilgi verilmiyor ya da yanlış bilgi veriliyordu. Nedenleri araştırdığımda "Engin Bey 'hayır' dedi", "Engin Bey 'olmaz' dedi", "Engin Bey böyle talimat verdi" gibi cevaplarla karşılaşıyordum. İlk kez geçen pazar, şehit olayları sırasında festival partilerini iptal etme toplantısı sırasında yüz yüze gelmiştik.

Engin Yiğitgil, küfürler savururken, size vurabildi mi? Temas hatırlamıyorum... Olayın başında beni arkamdan itiyordu ama tekme veya yumruğunun bana ulaştığını hatırlayamıyorum... Sırtımda ve kollarımda morluklar vardı. Doktor da bunu doğruladı.* Bu olay, Engin Bey'i son görüşünüz mü oldu? Hayır, Rıdvan (Akar) geldi. Gidip Engin Bey ile konuşmuş. Döneceğimizi söylemiş. Yaptığı hatayı düzeltmesini istemiş. Düşündüğü her şeyi söylemiş. Adam hep alttan almış. Umur Bey (Birand) gidip, "Nimet Hanım'dan özür dilemeniz gerek" demiş. Engin Bey de "O gelip benden özür dilesin" demiş. Ben hiçbir şeyi unutamam. Çok fena dayak yiyecektim. Kaçabileceğim bir yer yoktu.
'

ÇOK PİŞMANIM' DEMİŞ* Sonra herhangi bir girişimi olmamış mı Engin Bey'in? Sonra Rıdvan'ı aramış "Ben çok pişmanım, ne yaptığımı bilmiyorum, yaptıklarıma da inanamıyorum, Nimet Hanım'dan özür dilemek istiyorum" demiş. Ve yalnız görüşmek istemiş. Bana söylediklerinde elim ayağım titredi. Gözlerini hatırlayınca çok fena oluyorum. Sonra ısrarla geldi. Lobide yanıma oturdu. "Yaklaşmayın bana, sizden iğreniyorum" dedim. "Aaa Nimetçiğim, ben iğrenç bir adam mıyım? Ben salon adamıyım, incelmiş zevkleri olan bir adamım" dedi. İnsan bu kadar mı yüzsüz olur? Kabul etmiyorum ben özür filan!* Neden böyle bir olay yaşandığını sormadınız mı? Neden yaptığını sordum. "O ben değildim" dedi. "Bende ve abimde bir hastalık var" dedi. "Yüksek tansiyon var bende, tansiyonum yükselince kendimi kaybediyorum. O an seni tanımadım" dedi. Ben de fazla uzatmadım. Ben bu işimden para istemiyorum. Bir sürü insan ekmek yiyor. "Size pazar akşamına kadar süre. O ana kadar hiçbir şey yapmayacağım. Doktor raporum var. Yasal haklarımı da öğrendim. Avukatım da var. Şimdi gidin ama pazar akşamına dek en küçük sorun çıkarmayacaksınız" dedim.

ALİN TAŞCIYAN'IN YAZISI

Hoşgörüsüzlük, şiddet ve namus cinayetinin öne çıktığı, sinemacıların bu kavramlara karşı tavır aldığı filmlerle dolu 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali'ne "dayak gölgesi" düştü. Festival Başkanı, Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı (TÜRSAK) Yönetim Kurulu Başkanı Engin Yiğitgil, 23 Ekim akşamı, çok sayıda kişinin önünde, Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin iletişim danışmanlığını yapan Bir İletişim'in ortağı ve yöneticisi Nimet Demir'e saldırdı.Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Menderes Türel'in araya girmesi ve Yiğitgil'in özür dilemesi üzerine, festivalin gidişatına zarar vermekten ve olayı "uluslararası platforma yansıyacak bir skandal"a dönüştürmekten kaçınan Demir, şikâyetçi olup olmama kararını festival sonuna ertelediğini söyledi. Olayın komplo olduğunu iddia eden Yiğitgil ise konuyla ilgili yorum yapmaktan kaçındı ve basın yoluyla tehdit edildiğini ileri sürdü.
Güvenlik görevlileri attıDemir, organizasyonla ilgili sorunlar nedeniyle Yiğitgil'le konuşmak istediğini, kabul etmeyince ısrarla yolundan çekilmediğini, bunun üzerine Yiğitgil'in kendisine sözlü ve fiziksel şiddet uyguladığını söyledi. Çok sayıda tanığın önünde Yiğitgil, şahsına ve ekibine küfürler yağdırdığı Demir'i önce iki güvenlik güvenlisi aracılığıyla Antalya Kültür Merkezi fuayesinden attırmak istedi. Demir, karşı koymaması üzerine görevliler tarafından bırakıldı.Sakinleşmek ve su içmek için ofis bölümüne doğru giden Demir'in peşinden koşarak koridorda yumruklayan ve tekmeleyen Yiğitgil'i, Antalya Kültür ve Sanat Vakfı (AKSAV) Başkanı Erol İşbilir ile ofisteki diğer görevliler engelledi. Demir aldığı darbelere karşın saldırıda önemli bir fiziksel zarar görmedi, ancak "travma sonrası stres" tanısıyla rapor aldı.
'Üzeri kapatılırsa tekrar edebilir'Saldırıdan bir gün sonra Yiğitgil, Demir'e çiçek gönderdi ve yanına giderek özür diledi. Özrü kabul etmeyen Demir "Benim için önemli olan dava açmak, mahkemelere gitmek gibi şeyler değil. Bu olayın insanların ve onun vicdanında cezalandırılmasını istiyorum. Eğer ertesi gün içtenlikli tavır görseydim farklı düşünürdüm. Hem kadın, hem insan, hem profesyonel kimliğimle aşağılandım. Bu kadar denetimsiz bir şiddet, üzeri kapatılırsa tekrar edebilir" dedi.
'Sen kim oluyorsun?'Demir, gün içinde önce kendisiyle telefonda tartışan, daha sonra Bir İletişim çalışanlarıyla sürtüşme yaşayan Yiğitgil ile görüşmeye gittikten sonra yaşadığı saldırıyı şöyle anlattı: "'Sen kim oluyorsun da benimle konuşacaksın, alın bu kadını buradan' gibi sözler sarf etti. 'Ben Festival Başkanı'yım' diye bağırıyordu. 'Festival Başkanı olabilirsiniz ama burası babanızın malı değil, Altın Portakal Film Festivali' dedim. Gitmeye çalışıyordu, bir adım ileri, bir adım geri atarak gitmesine engel oldum. 'Atın bu kadını dışarı' diye bağırıyordu. Güvenlik görevlileri geldi. 'Kimse dokunmasın bana. Güvenlik görevlilerini ilgilendirecek hiçbir şey yapmıyorum' dedim. 'Siz kabalığı terbiyesizlik boyutuna getirdiniz, bunu yapamazsınız' diyordum.
'Ayaklarım yerden kesildi'Çok da kaba davranmadılar, ama bir ara ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim. Çok gururum kırıldı. Ellerim titremeye başlamıştı. Kendimi çok aşağılanmış ve yalnız hissediyordum. Ofis bölümünde bizim kullandığımız bir oda var. Arkadaşlarımın orada bulunacağını düşündüm. Yoktular. Erol Bey'i gördüm, telefonda konuşuyordu. Ondan su istedim. 'Siz odaya geçin' dedi, çay ocağına yöneldi.
'Tekme ve yumrukla saldırdı'Daha odaya varmamıştım ki, koridora açılan bir kapıdan Engin Bey'in inanılmaz çığlıklar atarak, bağırarak, yumruk savurarak bana doğru geldiğini gördüm. Çok korktum. Kendisini kaybetti. Bir yandan ağır küfürler ederken tekme ve yumruklarla saldırdı. Kaçacak bir yer yoktu. Saldırı sırasında çığlıklar atıyordu. Kimse yoktu o anda yanımda. Ben Erol Bey diye hatırlıyordum, ama güvenlik şefi arkadan sarılarak durdurmaya çalışmış.
'Belden aşağı küfürler'Bir anda koridora insanlar doldu. Odadakiler de beni içeri çekti. İnanılmaz hakaretler, küfürler geliyordu. Tekrar etmekte zorlanıyordum. Anneme, bana, benimle çalışan kızlara belden aşağı küfürler yağdırıyordu. Beni arabaya bindirip oradan götürdüler."
'Yiğitgil'e iğne yapıldı'Yiğitgil, Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Türel'in hatırı için özür dilediğini, saldırıda bulunmadığını ve iddiaların komplo olduğunu öne sürdü. Olayı "iş ortamı stresi" olarak yorumlayan AKSAV Başkanı Erol İşbilir ise şöyle konuştu: "Olay doğrudur. Yiğitgil'i fiziksel olarak engelledim, önüne geçtim. Kişisel bir saldırı vardı. Küfürler benden sonra, zaten bana da küfür var, ne kadar insan varsa herkese var. Engin Yiğitgil kendisinde değildi, iğne yapıldı."

TÜRSAK AÇIKLAMASI

İMZAMIZI NEREYE ATIYORUZ?


ACABA "KADINA ŞİDDET" AMBALAJI ALTINDA SUÇSUZ BİR KÜLTÜR ADAMININ "İNSAN HAKLARINA" YAPTIĞIMIZ SALDIRININ ALTINA MI ATIYORUZ İMZAMIZI?. ACABA “KADIN HAKLARINI” KORUYORUZ DERKEN, HAKSIZ İTHAMLARLA YIPRATILAN BİZDEN BİRİNİN, KARISI VE KIZININ DUYDUKLARI BÜYÜK ÜZÜNTÜ SONUCU SAĞLIKLARININ HER GÜN BİRAZ DAHA BOZULAMASININ ALTINA MI ATIYORUZ İMZAMIZI? YOKSA İMZALARIMIZ, SON DERECE BAŞARILI GEÇEN BİR ORGANİZASYONUN BAŞINDAKİ İSİM OLMASI DOLAYISIYLA HEDEF
SEÇİLEN VE HİÇ BİLMEDİĞİMİZ BAŞKA HESAPLARIN ARACISI MI OLUYOR?
BU ÜLKENİN DÜŞÜNEN AYDINLARI VE SANATÇILARI OLARAK LÜTFEN; AYNI TARAFTA OLAN BİZLERİN SAYILARI ZATEN ÇOK AZ... BİR BAŞKA DEYİŞLE İMZALARIMIZ KIYMETLİ... BİZLER BİR ŞEYİ PROTESTO EDERKEN YÜZEYSEL DE OLSA BİR ARAŞTIRMA YAPMAK ZORUNDAYIZ. YOKSA GÜVENDİĞİMİZ TANIDIĞIMIZ BİR ARKADAŞIMIZA OLAN İNANCIMIZLA ONUN YAPABİLECEĞİ BİR HATAYI, İMZAMIZI
KOYARAK BİZ KATMERLERSEK, SONRADAN ÜZÜNTÜ DUYABİLECEĞİMİZ VE ASLA TAMİR EDEMEYECEĞİMİZ SONUÇLARA NEDEN OLABİLİRİZ. VE BEN BU DİKKATLE OLAYA AÇIKLIK GETİRMEK İSTİYORUM.

Öncelikle; "kadın'a şiddet"; genelde ise tüm "insan hakları" konusunda duyarlı bir birey olarak ve de; ellili yaşlarına merdiven dayamış bir mülkiyeli olarak hayattaki duruş biçimimle de, bu konuyla ilgili yaşanmış herhangi bir olayın değil üzerini örtmek tam tersi konunun üzerine gitmeyi görev edinmiş bir KADIN olarak cevapladığımı bilmenizi isterim.

Ben yaşandığı söylenen "şiddet" olayının olduğu sırada ordaydım. Nimet hanımı da tanırım.
Olay böyle olmadı ki... Eğer olayda “kadına şiddet” gibi bir durum olsaydı. Böyle bir şey 3 gün
bekleyebilir mi? Buna her şeyden önce Vakfın yetkili kadınlarından biri olarak ben müsaade etmezdim.

Ne “festivalin başarısı”, ne da belediye başkanına duyulan “saygı” gibi şiddetin yanında sadece bir “detay” kalabilecek olgular, bir şiddet olayının yaşandığı yerde olayın önüne geçemez, geçmemeli…

Zaten düşünülenin festivale ya da başkana zarar vermek olmadığı da, festivalden sonra yaratılan atmosferle anlaşılmıştır. Bu tuhaf oyun, Vakfa gelerek, telefon ya da e-mail göndererek Altın Portakal’a, Türsak’a ve Başkanı Engin Yiğitgil’e yapılan haksızlığa olan tepkilerini bildiren kültür sanat camiası ve aydınların içinde bulunduğu tüm kamuoyu tarafından da biliniyor, gözleniyor.

Şimdi bu aydınlarımız da imzalarımızı doğru yere koymamız için bu haksızlığı protesto eden bir kampanya başlatıyorlar… Birkaç gün içinde kamuoyu, bu saygın insanların Engin Yiğitgil’i destekleyen imzaları ile karşılaşacaklar…
Sonuç olarak insan ne diyeceğini şaşırıyor tabii.
Çünkü ülkemizde olayların kaynağına inmeden, herhangi bir araştırma yapılmadan, tek taraflı
bilgilenmelere dayanılarak yapılan "protesto"lar, sadece olayın taraflarında değil, toz duman arasında duyduğumuz öfke ile kendimizde ve daha da önemlisi Türkiye'nin kültür-sanat ortamında onarılması güç yaralar açmaktadır. Yapılan bu haksız saldırılarla, hem kamuoyu vicdanında bir insan “yargısız infazla” hapsedilmeye çalışılırken, bir yandan da yıllardır onunla çalışan ve onu çok iyi tanıyan Türsak üyeleri ve yönetimi karalanma çabasındadır.
BU NEDENLE ÜLKEMİZDE ÇOĞU ZAMAN "HAKLI VE HAKSIZIN BİRBİRİNE KARŞITIRILDIĞI", "DEĞER YARGILARININ HIZLA BOZULDUĞU" GERÇEĞİNİ BİLENLER OLARAK, SON DERECE "HASSAS" OLAN OLAYLARA ADIMIZI VE İMZAMIZI KOYARKEN ÇOK DİKKATLİ DAVRANMAMIZ GEREKİYOR DİYE DÜŞÜNÜYORUM.
ÇÜNKÜ KİMSE NE OLDUĞUNU BİLMİYOR? HERKES KADINA ŞİDDET’E HAYIR DİYOR, BEN DE “HAYIR” DİYORUM. AMA BU OLAYDA “KADINA ŞİDDET” YA DA “ŞİDDET” YOK Kİ… İKİ İNSANIN TARTIŞMASI VAR. BU NEDENLE ÇOK KISA OLARAK OLAYI DİNLEMENİZİ RİCA EDİYORUM.


Herşeyden önce Bir İletişim’in yani Genel Müdürü Nimet Hanım’ın olduğu bizler bu başarılı organizasyon için çalışan bir ekibin aynı tarafta olan çalışanlarıyız.

Nimet Hanım, yayın editörünün biletinin iptal edildiğine ve bu iptalin de Engin Bey tarafından
yapıldığına inanarak Engin Bey’i cep telefonundan arar. Engin Bey festivale gelen yabancı konukların karşılanması telaşı içinde, bilet konusundan haberi olmadığını ve kendisinin bu tür ayrıntıları bilemeyeceğini konuyla ilgili Sevinç Baloğlu'nu veya Erol İşbilir'i aramasını söyler.
Nimet Hanım beni aradı. Bir gala gösterimini başlatmakta olduğumdan, 15 dakika içinde kendisini arayacağımı söyledim. Hatta Nimet Hanım telefonda “aramazsam bir skandal çıkaracağını” da söyledi ama buna asla ihtimal vermediğim için telefonu "Antalya skandallara alışıktır, lütfen dert etme, seni 15 dakika içinde arayacağım" diyerek telefonu kapattım. (Bunlar mahkeme için istenmiş Turkcell’de mevcut kayıtlardır.) Salona girdim. Gerçekten de "kırmızı halı" seremonisini başlatmak yaklaşık 15 dakika sürüyor. Ama Nimet Hanım herhalde -benim o sırada ayrıntısını bilemediğim- konuya çok sinirlenmiş olacak ki, 15 dakika beklemeden gala salonu kapısına geldi. Engin Bey konuk oyuncunun sunumunu yapmış olarak tam
kapıdan çıkmıştı ki (hemen ardından ben de çıktım) Nimet Hanım Engin Bey’in önünü kesip, elleriyle Engin Bey’i omuzlarından iterek; “Benim yayın editörümün biletini nasıl engellersin, sen kim oluyorsun” vb. türden sözler söyleyerek bağırmaya başladı. Olay gala kapısı önünde olduğundan Engin Bey’in eşi, salona seslerin gitmemesi için odada konuşmayı teklif ettiyse de Nimet Hanım’ın sinirli bağırmaları sürünce, Engin Bey de çok sinirlendi ve fuayedeki güvenlik kuvvetlerine “çıkarın bu kadını buradan, nasıl bana bunları söyler” türünden bağırmalarla Nimet Hanım’ı uzaklaştırmalarını söyledi. Ben de sinirlenen Engin Bey’i oradan uzaklaştırıp, koridora yönelmesini sağladım. Ama güvenlik görevlisi İsmail Bey’e, su içmek istediğini söyleyerek salonun diğer tarafından aynı koridora yönelen Nimet Hanım, tekrar Engin Bey’in önüne gelip, “Erkeksen gel tek tek konuşalım” türünden bağırmalarını sürdürünce, Engin Bey de kendisine bağırdı. Olay büyümemesi için biz Engin Bey’i, orada bulunanlar da Nimet Hanım’ı ayrı odalara aldılar.

Engin Bey’in odada olanları düşündükçe tansiyonu yükseldi. Fesitval için görevli bekleyen ambulansın sıhhiyecilerini çağırdık. O sırada gala gösteriminde olan Menderes Türel’e de haber verilmiş olduğundan beş-on dakika içinde Başkan da Engin Bey’in odasına gelip, “üzülmemesini, bu kadar yoğun bir çalışma içinde bu tür olaylarının yaşanmasının doğal” olduğunu söyleyerek Engin Bey’i teskin etti. Yani bu olayda Engin Bey’in Nimet Hanım’a en ufak bir fiziki saldırısı ya da benzer bir davranışı olmadığı gibi, telefonda da söylediği gibi “skandal” çıkarmak için olay yerine gelen, Engin Bey’in önünü kesen ve ilk bağıran Nimet Hanım’dır. Engin Bey’in de sinirle ona bağırdığı doğrudur.

Bu olay, gerçekten, sadece Festival mutfağında yaşanan bir kızgınlık ve tartışmadan ibaretken, nasıl bu hale getirilmiş olduğunu hakikaten şaşkınlıkla karşılıyorum. Böyle bir şey olsa bir kadın olarak neden ben susayım ki! Burada ne vazgeçemeyeceğimiz bir “ün” ya da “toplum takdiri” var; ne de büyük kazançlar….

Burası bir holding değil… Bir Vakıf… Öyle bir Vakıf ki, birkaç ay önce Vakıflar Genel Müdürlüğü
teftişinden, çalışmaları için “teşekkür” almış bir Vakıf. Çalışanlarının %97’si kadın. Birçoğu gönüllü. Yönetim kurulu üyeleri; Kültür sanat camiasının saygın isimleri.. Vakfın kendi üyeleri de öyle… Türsak’ı tüm kültür sanat çevreleri bilir. Yaptığı işlerle önde olan bir kurumdur. Festivalin Nimet Hanım’ın her yere, Türsak’ın ve Engin Yiğitgil’in kınanmasını istediği bildiri kağıdında var olduğu söylenen milyon dolarlık bütçeleri buradan değil, AKSAV tarafından yönetilir. Bunu da en iyi Nimet Hanım bilir. Para Türsak’dan geçmez. İşi biz yaparız. İşi yaptırdığımız kişi ve kurumlar faturalarını direkt Aksav’a keserler ve paraları da yine Aksav tarafından kendi hesaplarına ödenir. Başkanı Engin Yiğitgil, Vakfa girdiği 1991 yılından beri; yani 17 senedir bilabedel çalışmaktadır. Vakıf’dan tek kuruş almadığı gibi, gerektiğinde cebinden desteklemektedir. Bunu da Vakfın yakın çevresi çok iyi bilir.

Yani Engin Bey’i, Vakfı yıpratmak; hele de böyle olmamış bir olayla yıpratmak istemenin ardındaki gerçeği herhalde yakın bir gelecekte hep beraber öğreneceğiz. Nimet Hanım’ın, bizlerin de yakından tanıdığı Mehmet Ali Birand’ın oğlunun şirketinin ortağı ve genel müdürü olması, ya da yine saygın gazeteciliğini bildiğimiz Rıdvan Akar’ın eşinin ablası olması, kendisine bu kadar haksız bir suçlamaya taraftar bulabilmesi ayrıcalığını vermemeli… Engin Bey kendisine yapılan bu haksız saldırıyı tabi ki yargıya taşımış; Nimet Hanım’a da, bununla ilgili haksız yazı yazan ya da imza kampanyası açanlara kişisel davalarını açmıştır. Ne yazık ki "hukuk sürecinin" uzun olması nedeniyle, bu saldırıyı haksız yapanların ve bilmeden istemeden buna alet olanların durumun farkına varmaları da uzun bir zaman alacaktır. Ama Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğuna inanıyoruz. Bu noktada da bizlerin sakin ve itidalli ve de vakur durmaktan başka yapacağımız bir şey yok.

Şu anda sadece bir "KADIN" olarak bu yanılgıya öfke duyuyorum. 17 yıldır bu kurumda, Başkanı Engin Yiğitgil'in liderliğinde, kimsesiz çocuklar, sokak çocukları, yaşlılar yurdu sakinleri gibi toplumun farklı kesimlerine sinema ile kültür taşıyan; gençlerin yurtdışında burslu sinema eğitimi almalarına olanak sağlayan, kadın sinemacılarla omuz omuza çalışan bir KADIN olarak, bu "kınama" ve "haksız saldırıları" bizati kendime yapılmış hissediyorum.

Bundan da büyük "hicap" duyuyorum Aslında Vakfa ulaşan bu tür yazılara, mahkeme sonuçlanana kadar cevap vermeme yolunu seçmiştim. Çünkü olay anında orada olan bir kadın olarak, herhangi bir şiddet'in olmadığına tanığım ve Yargının da bunu böyle sonuçlandıracağını biliyorum. Dediğim gibi olayı yaşadım ve bir KADINIM.

Şiddet'in her türüne aynen sizin gibi karşıyım.
Son olarak, hiç tanımadığınız bu Vakfın Başkanı’nın, Kadın sinemacılara özel destek veren pek çok çalışmaya imza attığını; Kardelen projesi ile İstanbul'da okumaya gelen genç kızlarımızın
festivallerimizde ücretsiz film izlemelerine olanak sağladığını; tedavisini üstlendiği yüzlerce sokak kedisi ve köpeği (inanın abartmıyorum, doğrulamak isterseniz yazar Feride Çiçekoğlu'ndan, Sinema yazarı Sevin Okyay'a kadar herkese sorabilirsiniz) olduğunu; isimlerini vermemden rahatsız olacaklarını düşünerek söylemiyorum ama şiddete maruz kalmış pek çok sanatçı dostumuzun da maddi ve manevi hep yanında olduğunu, sadece uzun süre birlikte çalışmaktan dolayı hasbelkader tanığı olduğumdan, “insan” olarak eklemeden edemiyorum.
Bu yazıyı özellikle cevaplamamın nedeni ise, bir "kültür adamını", yıpratma kampanyasına, işin iç yüzünü bilmeden katkıda bulunulmasından duyduğum rahatsızlıktır. Çünkü bizler zaman zaman farkında olmadan bu tür davranışlarımızla, sayıları çok az olan bu tür insanları küstürebiliriz. Netice olarak, geçmişlerine bakmadan onları tanımadan, adlarının karıştığı olayların içeriğini bilmeden, tek taraflı dinleyerek zarar verdiğimiz bu insanlar aracılığıyla aslında yapılan ve yapılacak olan iyi işlere zarar verebiliriz. En kötüsü de bu diye düşünüyorum zaten.

Netice olarak hep atalarımız haklı çıkıyor; "meyve veren ağaç taşlanıyor"; her sene bir önceki yıla oranla daha da başarılı olan festivalde de "portakal ağacını taşlayacak" yeni bir malzeme bulunuyor.

İşin ironik yanı ise, bu sene icad edilen "taşlamanın", festivalin basın iletişimini yapmak ve bu başarının PR'ını en iyi şekilde gerçekleştirmek üzere biraraya geldiğimiz kişi ve kurum tarafından gelmesi oldu. Artık yapılacak tek şey, hukuk devletine güvenmek ve bu tür olayların, hakikaten her alanda sayıları çok az olan özveriyle çalışan insanları yıldırmaması için dua etmek diye düşünüyorum. İlginize teşekkür ediyor, saygılarımı iletiyorum.

Sevinç Baloğlu

Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür VakfıGenel Müdür


BİR İLETİŞİM'İN YANITI

Ulusal ve uluslararası kamuoyuna,

"Barışın dili sinema" söylemiyle başlayan Altın Portakal Film Festivali' nde ne yazık ki, barışın diliyle hiç örtüşmeyen olaylar yaşanmış, Festival'in basın danışmanlığını üstlenen Bir İletişim A.Ş'nin Genel Müdürü Nimet Demir, TÜRSAK Başkanı Engin Yiğitgil'in sözlü ve fiziki saldırısına uğramıştır.

Olay ,22 Ekim Pazartesi günü 21.35 'de, "A Mighty Heart" "Güçlü Bir Yürek" filminin gösterimi sırasında AKM'nin fuayesinde başlamış ve ardından AKM'nin ofis bölümünde devam etmiştir. Bir İletişim Genel Müdürü Nimet Demir ve Bir İletişim çalışanları, festival boyunca bu üzücü olayın kamuoyuna yansımaması ve festivale gölge düşürmemesi için elinden geleni yapmış; olayı duyan gazetecilere bu konuda festival süresince konuşmayacaklarını bildirmiştir. Ancak festivalin kapanış gününde Engin Yiğitgil'in olayı soran bir gazeteciye; "Ben ona saldırmadım, o bana saldırdı" demesi üzerine festivalin son gününde açıklama yapılması zorunlu olmuştur.

Olay sadece TÜRSAK yöneticilerinin değil, güvenlik görevlilerinden festival çalışanlarına kadar pek çok tanık önünde gerçekleşmiştir. TÜRSAK'ın "Böyle bir olay hiç olmamıştır" iddiası, inkarın ötesinde kanıtlanabilir bir yalandır!

Nimet Demir, medyaya yansıyan ve yansımayan tüm açıklamalarında AKSAV Başkanı ve Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin olayın dışında olduğunu vurgulamış; her iki kurumun başkanlarının ve çalışanlarının saldırı sonrasında kendisine verdiği manevi destek ile bir haftadır ayakta durmayı başardığını açıklamıştır.

Nimet Demir, hiçbir ifadesinde sivil toplum kuruluşu olan TÜRSAK ve AKSAV'ın yanı sıra ANTALYA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ'ne herhangi bir ithamda bulunmamıştır. Festival başkanı üzerinden, bu kurumlara ve festivale zarar verilmeye çalışıldığı iddiası, "hedef şaşırtmayı" amaçlayan "akıl dışı" bir saptırmadır. Bu olayda itham edilen ve eleştirilen tek kişi Engin Yiğitgil'dir. Festivale zarar veren ise kendini bir kültür adamı olarak tanımlayan Yiğitgil'in, profesyonel bir işkadını olan Nimet Demir'e festival sürerken halka açık bir mekanda saldırması, sözlü ve fiziksel şiddet uygulamasıdır. TÜRSAK yönetimi ve Yiğitgil, olayın gerçekleştiği 22 Ekim tarihinden festivalin kapanış günü olan 28 Ekim'e kadar, bir hafta boyunca, takındığımız profesyonel duruş için Bir İletişim'e teşekkür etmelidir.

Engin Yiğitgil, düşünmeden saldırmayı bir alışkanlık haline getirmiş ve 22 Ekim'de yaşanan olaydan sonra da buna devam etmiştir:

Festivalin kapanış gününe kadar Nimet Demir, içinde bulunduğu psikolojik durum nedeniyle henüz hiçbir açıklama veya hukuki girişimde bulunmamış Altın Portakal'ın gerçek sahipleri olan kurumlar, sanatçılar ve diğer konuklar lehine profesyonel tutum takınmışken Yiğitgil'den gerçek dışı açıklamalar gelmiştir. Yiğitgil, gazetecilere ve iyi niyetle aracılık yapmak isteyenlere "Nimet Demir'in kendisine saldırdığını" söyleyerek saldırganlığını pervasız bir üslupla sürdürmüştür.

Kendisiyle uzun süreli iletişim içinde bulunmak zorunda kalmış birçok kişiye bu alışkanlığını çok defalar sergilemiş olduğunu bu olay vesilesiyle öğrendiğimiz Yiğitgil, şimdi kendince başka tür bir saldırganlık daha yapıyor. Basına yaptığı açıklamalarda olayla ilgili dava açacağını ve kazanması halinde alacağı parayı Hayvanları Koruma Derneği'ne bağışlayacağını açıklıyor.

Yarattığı olumsuz tabloya rağmen, eğer varsa hayvan haklarına duyarlılığını takdirle karşılarız. Ancak, sözde kinaye yapmaya çalışan Yiğitgil'in dilinin altındaki seviyesiz üslup ve zihinsel mekanizmasını da denetimsiz saldırma alışkanlığının bir göstergesi olarak kabul ediyoruz.

Şimdi Engin Yiğitgil şu sorulara yanıt vermek zorundadır:
1. Nimet Demir'e fiziki saldırı girişiminde bulunmuş mudur?
"Defedin bu karıyı buradan" şeklinde Festival güvenlik elemanlarına ısrarla talimat vermiş midir? Nimet Demir'in sakinliği karşısında ne yapacağını şaşırıp onu dinlemeyen güvenlik görevlileri ve şefine kızıp, defalarca "Ben Festival Başkanıyım, dediğimi yapmazsanız..." dememiş midir? (Güvenlik şefi ertesi gün Nimet Demir'den özür dilemek için oteline gelmiş, "Beyefendinin size zarar vermemesi için sizi oradan uzaklaştırmak zorunda kaldık" diyerek özür dilemiştir. Nimet Demir'e çalışanlarını kastederek, "seni de kızlarını da sinkaf edeyim" demiş midir? Edepli konuşması için uyarıldığında, orada bulunan ve bulunmayan tüm Festival üst düzey yöneticilerini de, "sinkaf ederim" diye en az 20 dakika boyunca bağırmamış mıdır? Bu bağırmalar yüzünden Festival süresince sesi kısılmamış mıdır? Olaydan iki gün sonra tanıkların önünde Nimet Demir'e "bak sesim o günden beri kısık" dememiş midir? Aynı görüşmede Nimet Demir'in, neyse ki basın duymadı ifadesine karşılık "Fuayede Türkmax'çılar çekim yapmış, Allahtan kaseti hemen aldık" dememiş midir? Nimet Demir'e, vurma ve tekme atma girişiminde bulunmuş mudur? Kendini kaybedip onu tutanların elinden kurtuldukça saldırmaya devam etmemiş midir? Yan odaya alındığında bu kez kendi üstünü başını yırtmaya başlayıp gömleğini parçalamamış mıdır? Ertesi gün, Nimet Demir'in bu olaya rağmen sürdürdüğü "Festivalin Selameti" kaygısını kendisi hiç duymadan AKM'ye gelmediği ve Bir İletişim'in görüntülü haber servisi için yapılan çekim ve röportaj çalışmaları gibi tüm görevlerini engellediği doğru değil midir? Bir İletişim'in buna rağmen soğukkanlılığını koruyarak kendi muhabirlerinin elde ettiği özel röportajları bile, büyük bir olgunlukla TÜRSAK iletişim koordinatörüne devretmesine neden olmamış mıdır? Bir İletişim'in, Yiğitgil'in özür dilememesi halinde Festival ile ilgili bütün görevlerini bırakarak Antalya'yı terk edeceği açıklamasından sonra, 24 Ekim saat 12.30'da Nimet Demir'in kaldığı Sheraton Otel'ine gelerek lobide iki şahit önünde Demir'den özür dilemiş midir? Bu özür sonrasında BİR İLETİŞİM çalışmalarına engel çıkarılmaması kaydıyla hizmetlerini sürdürmüş ve 29 Ekim günü de Festival'in Kapanış Töreni ile ilgili haber servisini gerçekleştirmiş midir? Yiğitgil, bu nedamet açıklamasında "benim abim de ben de genetik olarak hastayız. Tansiyonumuz yükseldiğinde ne yaptığımızı hatırlamayız, o gün sizi tanımamıştım" demiş midir? Böyle bir özür dilenmemişse biz bu bilgiyi nereden öğrenmiş olabiliriz? Yiğitgil, Nimet Demir'in "Benden daha yaşlısınız, hem bir profesyonel hem de bir baba olarak nasıl bu kadar kontrolsüz olabilirsiniz. Beni ve kendinizi düşünmediyseniz hiç tanımıyor olsam da kızınızı da mı düşünmediniz, o haliniz kimbilir onu da ne kadar yaralamıştır" demesi üzerine "siz beni affetseniz bile ben böyle bir şey yaptığım için kendimi hiç affetmeyeceğim" demiş midir?
Fiziki saldırıya ve küfürlere, hakarete uğrayan bir kadının onuru hiçbir çıkarın örtemeyeceği kadar önem taşımalıdır.

Zira adında sanat olan, adında sinema olan ve "barış" adına hareket ettiği söylenen bir vakfın başkanının önce bu kadar saldırgan, sonra o kadar pişman, şimdi de bu kadar inkarcı olması düşündürücüdür. Bu tavır ulusal ve uluslararası bütün platformlarda izlenecek ve takdir edilecektir.

Son olarak, TÜRSAK adına konuştuğu söylenen kişilerin bu hakkı ve yetkiyi TÜRSAK Yönetim Kurulu adına mı kullandıkları önemli bir sorudur. TÜRSAK'ın disiplin ya da Etik Kurulu'nun hiçbir takdir hakkı olmadan, ya da Yönetim Kurulu'nun imzalı bir açıklaması yok iken bu açıklama kimleri bağlamaktadır?

Bir İletişim olarak yaşanan olayın hukuki, vicdani, ve ahlaki takipçisi olacağımız ve fikri takibimizi sonuna kadar sürdüreceğimizi ulusal ve uluslararası bütün kamuoyuna duyururuz.

BİR İLETİŞİM

TÜRK SENARYO YAZARLARI DA GREVDE


TÜRK SENARİSTLERİ GREVDE


(ABD’deki senaristler grevinin Türkiye’de olabilirliği üzerine düşsel bir yazı)

TMSF’in ihalesinden sonra Botox-Tv adını alan ulusal kanalın Amerikalı genel müdürü Mr.Buldog, dehşet içinde kalmıştı. Türk senaryo yazarlarının greve gitmesi onun için dünyanın sonu demekti… En çok reytingleri alan dizilerin yapımcılarını ivedi olarak görüşmeye çağırdı.


Yapımcılar Hünkar Bey, Arol Bey ve Muson Bey apar topar geldiler, bir anlam verememişlerdi bu şekilde çağrılmalarına.


Hünkar Bey “Hayrola Mr.Buldog bizi gece rüyanda mı gördün de hayırlara vesile olsun diye çağırdın” diye takıldı.

Mr.Buldog panik içindeydi “Yahu haberiniz yok mu senaryo yazarları greve gitmiş, tıpkı Amerika’daki gibi” diye haykırdı.


Yapımcılar şaşkın şaşkın bir birlerine baktılar…


“Eeee yani ?” dedi Arol Bey…


“Gittilerse gittiler, güle güle gitsinler” diye devam etti Muson Bey…


“Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz, bu diziler en sevilen diziler; bunlar yazılmazsa çekilemez, çekilmezse gösterilemez, gösterilmezse reklam alamaz, reklam alamazsa biz de batarız” diye haykırıyordu Mr.Buldog.


Hünkar Bey “Ya Buldog kardeş bu kadar komplo teorisi fazla, sen iyice paranoyak olmuşsun; bir kere diziler neden çekilemiyormuş anlamış değilim” diye onu sakinleştirmeye çalıştı…


Mr. Buldog “Senaryo yazarları senaryo yazmıyor…” diye üstüne basa basa bir daha yineledi.


“Biri yazmazsa öteki yazar” dedi Arol Bey…


Mr.Buldog şaşkın haldeydi “Nasıl yazar yahu, senaryo yazarı eser sahibi değil mi, onun izni olmadan başkasına nasıl yazdırırsınız?


”Üç yapımcı onun bu saflığı karşısında kahkahalarla gülmeye başladılar…Muson Bey elini Buldog’un omzuna koydu “Bak mister, biz işe başlarken bütün eser sahiplerinden imzalı kağıt alıyoruz, her bi haklarını bize devrediyorlar…”


Hünkar Bey de “Hatta ben daha garanti olsun diye analarına bunlara hamileyken senarist olabilecekleri ihtimalini düşünerek kağıt imzalatıyorum. Aslında babalarından da başlayacaktım ama abartmak istemedim” diye tamamladı.

Mr.Buldog şaşkındı; “İyi de bu adamların dernekleri, meslek birlikleri yok mu? Onlar çanımıza ot tıkarlar vallahi…”


Arol Bey gülmekten sandalyeden düşecekti neredeyse, “Dernekleri de var birlikleri de, ama onlar kendi aralarında birbirlerini yemekten başka şeye vakit bulamıyorlar” cümlesini on dakikada söyleyebildi, cümle bittiğinde kasıkları fena ağrıyordu.



Mr.Buldog hâlâ kavrayamamıştı “Peki ya meslek dayanışması ! Bir senaristin işine bir başkası böyle balıklama atlar mı?”



Hünkar Bey hemen cep telefonunu açıp seslendi “Mahçuk hemen gel bakiiim” diye.

On dakika sonra senaryo yazarı Mahçuk Çokyazaroğlu karşılarındaydı…

“Geldim abi”


“Nasıl gidiyor Mahçuk ?”


“Gitmiyo abi, yerinde sayıyor; geçen sene üç dizim ikinci bölümünde yayından kalktı; bu sezon on bölüm senaryo yazdırdılar, tam çekilecekken TMSF kanala el koydu iş battı. Beş kuruş alamadım… Battım vallahi…”


“Peki senaryo yazar mısın?”


“Yazarım abi… Her türlü drama, komedi, sitkom, mafya dizisi, fantastik, aşk, meşk, entrika, polisiye, nostaljik, trajik iş itinayla yazılır. İki drama ısmarlayana bir sitkom bedava…”


“Aferin yavrum, bundan sonra bizim dizileri sen yazacaksın…”


“Yazayım yazmasına da, yalnız şu…..”


“Yalnız ne Mahçuk ?”


“Şu grev işi abi… Çocuklara ayıp olmasın, adım grev kırana çıkmasın…”


“Sen de adını değiştir çocuğum… Zaten Mahçuk diye isim mi olur? Senin adın bundan sonra Mazlum Uyaroğlu olsun”


“Olsun abi…”


“Tamam yavrum hemen başla, giderken boş kağıdı imzalamayı unutma…”


Mr.Buldog’un ağzı bir karış açık kalmıştı…“Nasıl oldu bu bizim Amerika’da böyle olmuyor…”


Onun bu tavrı yapımcıları biraz sinirlendirdi, üçü de sapına kadar milliyetçiydi…


Muson Bey “ Mister mister, burası Türkiyeeee yok öyle laga luga” diye ünledi…


Mr.Buldog hayranlığını gizleyemedi; hemen üçünü de o mübarek ellerinden öptü.“Amerika ki kapitalizmin kalelerinden biridir, orada bile böyle bir şeyin gerçekleşmesi hayaldir… Bunu nasıl başardınız söyleyin ne olur; bizimkilere de anlatalım orada da uygulayalım bu yönetimi, nooolur bunun sırrını anlatın” diye yalvardı.

***

Meslek birliğinin önünde grev çadırı kurulmuştu senaristler davul zurna eşliğinde halay çekiyorlardı. Yönetmenler, oyuncular, sinema emekçileri, bazı siyasiler, sivil toplum örgütleri ziyaret ederek onlara destek veriyordu.Aynı anda da televizyon kanallarında dizilerin yeni bölüm tanıtımları dönmeye başlamıştı…
Atay SÖZER