9 Aralık 2007 Pazar

İLK TÜRK SENARYO YAZARI

İLK SENARYO YAZARIMIZ : SEDAT SİMAVİ

Henüz Eisenstein ortaya çıkıp da sinema kurallarını belirlemeye başlamadan 1916 yılında Türkiye’de genç bir adam senaryo yazıp, film çekmeye niyetlenmişti…

Sedat Simavi adını şu an medyanın amiral gemisi Hürriyet Gazetesi’nin kurucusu olarak biliyoruz. Oysa geçmişte yaptıklarıyla, duruşuyla önemli izler bırakmıştır. Ne yazık ki bu izler, kendi çocukları da dahil olmak üzere büyük çoğunluk tarafından görmezden gelinmiştir.

1-Sedat Simavi, gazeteciliğinin yanı sıra öncü kuşak karikatürist ve mizahçılarındandır. Özellikle milli mücadele döneminde çıkarttığı “Güleryüz” adlı mizah dergisinin ayrı bir önemi vardır. Aynı dönemde birçok mizah dergisi çıkıyordu, örneğin Refik Halit’in “Aydede” si gibi. Ama Hepsi milli mücadele aleyhine yayın yaparken bir tek Simavi’in dergisi milli mücadeleye destek veriyordu.

2-Dünyada sinemanın emeklediği yıllarda Simavi film çekmeye sıvanmışı; ilk konulu film yönetmeni ve senaryo yazarı odur. Müdafayı Milliye Cemiyetinin desteğiyle çekilen, yarım kalmış bir “Alemdar Mustafa Paşa” filminden sonra çektiği “Pençe” ve “Casus” filmleri gösterime giren ilk konulu Türk filmleri olarak tarihe geçmiştir.

Ne yazık ki Sedat Simavi’nin talihsizliği her zaman varolmuş, ne döneminde ne de sonrasında kıymeti bilinmiştir.

“Pençe” filmi gösterime girdikten sonra Temaşa Dergisi’nde yapılan şu eleştiriye bakar mısınız :

“…. Müdafaa-i Milliye cemiyetinin ilk eres-i sanatı olan Pençe unvanlı, seyri sadece Türkleri değil, herkesi utandıran eseri intihap ederek o zamana kadar işlediği hata-i meddiyyeye bu sefer en ağır bir cürm-ü maneviyeyi de ilave ediyor. Mevzudaki budalalık ve bayağılıkla tarz-ı tertip ve icraattaki cahillik ve tabiatsızlık bu eserde elele vermiş belhat vukufsuzluğumuzun edebi bir numune ve timsali diye raks ediyor. Elhasıl gerek tavar gerek kerhen cemiyet bu Pençe namındaki sefil şeritle kendisini olduğu kadar, izzeti nefsi milliyeyi ve hatta orada temsile iştirak eden sanatkârları olduğu kadar, seyredenleri de terzil etmiştir.”

Gördünüz mü, ilk Türk filmi hakkında yazıldığına göre “ilk Türk film eleştirisi” oluyor bir yerde (Ne güzel bir ilki daha bulduk)
Üslup olarak günümüzün “bazı” eleştirmenlerini anımsatsa da biraz el insaf demek gerek.
Yıl 1917; kıyaslanacak bir örnek yok, sinemada estetik değerler henüz belirlenmemiş. Ama muhterem münekkit tozu dumana katıyor, biraz dikkat edilirse bu eleştiride esaslı bir kıskançlık seziliyor. Bu muhterem eleştirmenin adı Muhsin Ertuğrul…
Kurtuluş savaşı başladığında soluğu Almanya’da alan, döndüğünde Türk tiyatrosunun öncülüğünü yapan boş vakitlerinde de film çeken, sonra kendi filmleri eleştirildiğinde “Münekkitlerin zararları” başlıklı yazılar yazan Muhsin Ertuğrul…


Bu ilgisizlik sonucu söz konusu filmlerden tek bir kare bile mevcut değil. Koskoca basın imparatorluğunun sahibi olan mirasçıları bile bu filmleri bulmak için en ufak bir girişimde bulunmamışlar, ellerindeki büyük gücü kullanmaktan kaçınmışlardır. Sadece anılarla, belgelerle ve bu tür eleştirilerle (olumsuz bile olsa) sinemacılığı hakkında bilgi ediniyoruz.

Reddedilemez bir gerçek var ki; şu an için bilinen ilk konulu film senaryo yazarı ve yönetmenimiz Sedat Simavi’dir.
Dolayısıyla öncümüz ve ustamızdır.


1898 doğumlu Simavi 11.Kasım 1953’de ölmüştür.


Senaryo yazarları ve yönetmenler olarak onun anısına bir şeyler yapmak gerek diye düşünüyorum…

Ne dersiniz?


CASUS

Yönetmen ve Senaryo : Sedat Simavi
Görüntü Yönetmeni : Yorgo
Oyuncular : Dar-Ül Bedayi oyuncuları
Yapımevi (şirket) : Müdafaa-i Milliye Cemiyeti
Konu : 1. Dünya Savaşında geçen bir casusluk serüveni
Notlar : Bir iddiaya göre film "casus" adını taşıyan bir oyundan uyarlanmıştı. Bir başka karşı iddiaya göre ise bu adla bir oyuna rastlanmamıştı.


PENÇE
Yönetmen ve Senaryo : Sedat Simavi (Mehmet Rauf'un aynı adlı dört perdelik oyunundan)
Görüntü Yönetmeni : Yorgo
Oyuncular : Eliza Binemneciyan, Nurettin Şefkati, Raşit Rıza
Yapımevi (şirket) : Müdafaa-i Milliye Cemiyeti.
Konu : Şehvet düşkünü isterik bir kadınla ilişki kuran Pertev ve evli bir kadın uğruna yuvasını unutan, arkadaşı Vasfi'nin öyküsü.
Notlar : Seyirci önüne çıkan ilk Türk filmi. Aynı zamanda açık-saçık sahneleriyle dönemin ilk tepki alan filmi oldu.

ATAY SÖZER

VE BİR BELGE

Şeyhülmuharririn Burhan Felek, yarım kalan “Alemdar Mustafa Paşa” filminin kameramanlığını yapmış. “Geçmiş Zaman Olur Ki” kitabında bununla ilgili anısını şöyle anlatır…

ALEMDAR MUSTAFA PAŞAYI NASIL ÇEVİRDİM ?

Burhan FELEK

Sedat Simavi merhum iyi dostlarımdandı. Sevişirdik. Sedat’ın gazetecilikte geniş denecek derecede kabiliyeti vardı. Çok işe başlar, tutanı, tutmayanı örterdi. Sonunda işin bilânçosu müsbet mi olurdu, menfi mi olurdu pek bilemem. Çünkü işbirliği yaptığım şahısların ve müesselerinin mali işleriyle ilgilenmezdim.

Sedat’ın çakırdığı dergilere yazılar yazardım. Hatta abana bir de fotoğraf rehberi yazdırdı ve bastı idi. Bilmem mevcudu kalmış mıdır? Dostluğumuz Cumhuriyetten önce başlar.

Sedat eğlenceli adamdı, şakacı adamdı, zevkli adamdı. Bir ara hele “Hürriyet” i çıkartmadan az evelline kadar dostluğumuz çıplak isimle birbirimizi çağıracak ve uluorta hitab edecek kadar sıklaşmıştı.

Bu girişi neden yapıyorum?
Sedat’la olan dostluğumuzun derecesini ve nerelere kadar gittiğini anlatmak için.

Şimdi dönelim geriye. Sene 1916 sonları veya 1917 başları.
Sedat haber gönderdi, galiba adı şimdi “Cemal Nadir Sokağı” olan İran sefaretinin arkasındaki sokaklardan birinde Yenigün’ü çıkartıyordu.Ne yapıyordu, bilmiyorum.Yalnız bildiğim bir şey varsa Birinci Cihan Harbinin ortalarında idik. Gittim.
- Hoş geldin ! dedi. Önünde bir takım krokiler, resimler, yazılar, falan…
Sedat’ın ressam veya resme meraklı eli çizgiye yatkın artist bir çocuk olduğunu bilirdim.
- Film çevireceksin! dedi.
Şaşaladım, ben fotoğraf çekerdim. Fotoğrafın teorisini de bilirdim. Ama hiç film
çevirmemiştim. Yalnız o zamanlar Türkiye’nin yegane fotoğraf ve sinema makineleri ithalatçısı olan İpekçi Kardeşlerin şubesinde amatör olarak teknik müşavirlik ettiğim için bilhassa Derby adındaki elle çevrilir manivelalı film alma makinesini bilirdim. Ama bununla film çevirmek arasında çok mesafe vardı, onun için:
-Ben film çeviremem, hiç çevirmedim, dedim.
-Çevirirsin, çevirirsin, basit şeydir.
-Nedir bu film ?
Anlattı:
-Ben “Alemdar Mustafa Paşa” diye bir senaryo yazdım. Alemdar’ın Ruscuk’dan
İstanbul’a gelişi. Bütün onun sahneleri, Üçüncü Selim’in katli ve nihayet Alemdar’ın Babıali’de kendi kendini uçurması…
-Enteresan...
-Başladık filme…
-Yaa…
-Evet. Bütün askeri müzedeki efrat ve oradaki kılıklar emrimizde. Topkapı Sarayının her yerinde film çekme müsaadesini aldım…
-Kim finanse ediyor?
-Müdafaa-i Milliye cemiyeti…
-Yaa, hiç haberim yok !..
-Başrolü aktör Burhanettin Tepsi yapacak. Bazen ben, bazen o rejisörlük edeceğiz. Müzedeki askerlerden bol figüran alıyoruz. Mehteri bile veriyorlar. Sahnelerin bir kısmını çevirdik bile.
-Neden beni çağırdınız?
-Kardeşim. Filmi Kenan çeviriyordu. Kenan’ı bilirsin, geçimsiz bir çocuk, bilmem neden kızmış, bırakmış gitmiş, haber gönderdim gelmiyor. Her şey hazır. Aktör hazır, senaryo hazır, operatör yok. Seni düşündük.
-Aman Sedat, ben böyle uzun boylu senaryolu film çeviremem. Dakikada 16 devirden bir çeyrek manivela çevirmek kolay mı?
Sedat kafasına koyduğu şeyi yapan bir çocuktu.
-Çevirirsin. çevirirsin ben de yardım ederim.
Ben tereddüt halinde iken:
-Hadi cemiyete git, makineleri falan gör. Cemil beyle, Saip Servet beyle temas et, seni Aktör Burhanettin ile görüştürsünler, artistleri tanı, dedi.
*

Ondan sonra aktörlerle tanıştık. Aktön Burhanettin Bey iri yarı pehlivan kılıklı, Paris’te tahsil etmiş şöhreti büyük fakat sanat kıymeti pek yüksek olmayan bir zat idi. Ama Paris’te okumuş, buraya gelmiş. Filmin de rejisörü. Ne isterse, ne derse onu yapıyorduk. İşin kötü tarafı nasıl ben ilk defa film çekiyorsam, o da ilk defa kamera karşısında oynuyordu. İtiraf etmeliyim, Alemdar Mustafa Paşa için seçtiği kıyafeti o zaman beğenmiştim. Kurtdereli Mehmet Pehlivana benziyordu.
Filmde Şeyhülislam rolünü adını hatırlamadığım bir Ermeni oynuyordu. Hatta filmin aktörleri arasında bulunan zamanın meşhur komiklerinden Fahri “çekiliş sırasında bu Ermeni ile:
-Zo namazın şartları kaçtır? diye alay ederdi. Öteki de cevap vermekten geri kalmazdı.
*
Ben bu filmin çektiğim üç sahnesini hatırlıyorum. İşte bu üç sahnenin hikayesi :

-Revân Köşkünde ışığa karşı çekiyoruz. Ne suratlar belli, ne mimikler. Ama çekiyoruz. O zaman bizim elimizde arka lambaları veya kuvvetli elektirik ışığı veren ampuller yok. Zaten sarayda böyle şeyler yasak, içeride gün ışığı bol değil. Ama çektik filmi. Yavaş da çekemiyorum. Gösterirken otomatik makine normal hızla gösterince filmde herkes koşmaya başlar.
Huzura giren herif kimse Padişahın saçağını öpecek, sonra elpençe divan duracak, bir şeyler söyleyecek, sonra geri geri gidecek.
Herif bir kere huzura girerken ayağı bir yere takıldı sendeledi, filmi tekrarladık. Sonra geri geri çekilecek yerde ters yüzü döndü. Aman zaman demeye vakit kalmadan çıktı gitti. Napalım, film pahalı, benim vaktim yok.
-Zararı yok, filmi basarken giriş sahnesini bir de ters basarız olur, dedi. Biz yuttuk. Ama böyle bir şeyin pratikte kabil olmadığını düşününce buldum. Zaten atölyede de güldüler.
-Ayol, o senin dediğin filmi ters çevirirsen olur. Ve bütün hareketler ters olur! dediler, vazgeçtik.
*
Alemdar’ın Babıali mahzeninde gözdesiyle birlikte kendini uçurması kolay olmadı. Mahzen kılıklı bir yer bulduk, ortaya bir eski tahta fıçı koyduk. Fıçının üst kapağına bir avuç magnezyum tozu koyduk. Bildiğiniz gibi bu toz eskiden kapalı yerlerde çekilen fotoğraflarda parlak ışık vermek için yakılırdı. Hatta hâlâ mevcut flaş ampulleri magnezyum telleri ile doludur.
Uzatmayalım. Aktör Burhanettin’in eline bir piştov verdik, ben karşıya geçtim. Makineyi kurdum, silahı çekip güya barut fıçısına ateş edecek. Silahtan çıkan alev barutu patlatıp üzerindeki Alemdar’ı öldürmeye gelmiş zorbalarla birlikte mahzeni uçuracak…
Burhanettin Bey korkak adam, fıçının yanına yaklaşmıyor. O yaklaşmazsa biz magnezyumu ateşleyemiyoruz. Çünkü bir fitil yaktık, o bitecek, tam magnezyuma yaklaşırken Aktör Tepsi ateşleyecek.
Baktım olacak gibi değil.
-Burhan Bey, siz boyuna eteş edin biz de çekelim. Elbet birinden birinde magnezyum patlayacak, dedim.
Öyle yaptı ve magnezyum patladı. Ama tabanca havada iken. Ne ise. Biz birkaç kere keserek onu fıçıya yaklaştırdık. Patlamada bütün sahne bembeyaz oldu. Orada da ben on kare beyaz boydum. Sonra Alemdar enkaz altında yatıyorken bir sahne çektik. Onu da ilave ettik. Film bitti. Halbuki mahzen adamın üstüne çökmüştü. E o kadarı da olur.
*
Gelelim “Ruscuk Ayanı” sahnesine, 150 kişi kadar cephe geresi askerlerden ve bir iki aktörden mürekkep Ruscuk Ayanı önünde Alemdar Mustafa Paşa kılıcını çekti. Havayı kesip biçerek halkı Padişahı kurtarmak için İstanbul üzerine yürümeye teşivik ediyor. Ben de manivelayı çeviriyorum. Bir de baktım ki Burhan Bey ağzı kapalı,yani hiçbir şey mırıldanmadan kılıç sallayıp duruyor. Ben prizi durdurdum, o da gördü.
-Ne oldu, neye durdunuz ? dedi.
-Ağzınız kapalı Burhan Bey. Bir şey söylemiyorsunuz.
-Ne lüzumu var, film sesli mi?
-Ama birinci planda sizin ağzınızı açmadan konuştuğunuz görülüyor. Olur mu böyle şey, diyince bana hak verdi ve sahneye tekrar başladık. Ne ise iyi kötü bir sahneyi bitirdik.Tabii bütün o kalabalığı birkaç defa kameranın önünden ayrı ayrı kılıklarla geçirdik, o da bitti.
Sedat’ın bu kadar eskizi, cemiyetin bu kadar masrafı benim fisebillullah yorgunluğum neticesinde gerçekten rezalet bir şey çıkmak üzere iken harp bitti. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti dağıldı. Mallarını maliye hazinesine devrettiler.
O arada bu acayip film kim bilir ne oldu?
Şimdi iyi kötü parçalarını bulsak ne kadar enteresan bir belge teşkil ederdi, ilk Türk filmi…

1 yorum:

ABRAKADAVRA dedi ki...

Duyarlı bir paylaşım. Emeğinize sağlık.